Bugun...


YAZAR : CEM BAYINDIR

facebook-paylas
DİL, ALFABE, EZAN
Tarih: 18-10-2026 11:39:00 Güncelleme: 18-10-2026 11:39:00


DİL, ALFABE, EZAN

 

 

Bir ulusun varoluşunu belirleyen en temel öge dildir. Dil salt bir iletişim aracı değil; düşüncenin, belleğin, kültürün, tarihin ve kolektif kimliğin de taşıyıcısıdır. Dilin yazıya dökülme biçimi olan alfabe ise bu varoluşun görünür yüzü, ulusal bağımsızlığın somut simgesidir.

Bir ulus kendi alfabesiyle yazar, kendi diliyle düşünür, kendi sözcükleriyle dünyayı kavrar. Bu zincirin herhangi bir halkası koparıldığında ulusal kimlik yaralanır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde gerçekleştirilen devrimlerin büyük çoğunluğu, işte bu temel kavrayıştan güç almıştır. Harf devriminden dil devrimine, eğitim birliğinden hukuk düzenlemelerine dek her adım, Türk ulusunun kendi kimliğiyle, kendi diliyle, kendi aklıyla var olmasını amaçlamıştır.

İşte, bu devrimler arasında belki de en çok tartışılan iki konu, Latin alfabesine geçiş ve Türkçe ezan uygulamasıdır.

Oysa her iki uygulama da sanıldığının tersine ne Cumhuriyet’in bir gecede icat ettiği bir dayatmadır ne de dine karşı bir saldırıdır. Her ikisinin de kökleri Osmanlı dönemine, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e uzanan uzun bir düşünce ve tartışma geleneğine dayanır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirdiği Harf Devrimi, kimi kesimlerce “bir gecede yapılmış köklü bir kopuş” olarak anlatılır ve bu anlatı üzerinden devrim karşıtlığı üretilir. Oysa tarihsel gerçeklik, bu devrimin köklerinin en az 70-80 yıl öncesine, Osmanlı’nın reform dönemlerine uzandığını açıkça göstermektedir.

Eski bir belgede Cumhuriyet öncesinde Elazığ'ın da bazı köy ve mahalle adlarının Fransızca yazıldığına da tanık olmuştum. Söz gelimi ilçemiz Ağın'ın bazı yer adları Latin harfleriyle şöyleydi: Agın, (Ağın), Ouzounguil (Uzungil), Egureque (Ekirek), Hadji Youssouf (Hacı Yusuf), Hasde’que (Hasdek), Quzne’ (Küzne), Vakhchin (Vahşen) gibi denemeler cumhuriyet öncesi her alanda yapılmaktaydı.

Kısaca, Latin alfabesine geçiş düşüncesi, Osmanlı topraklarında cumhuriyetten önce gündeme gelmiştir.

Türkçe üzerindeki çalışmalarıyla tanınan Azeri bilim insanı Mirza Fethali Ahundzade, Türkçenin Arap alfabesi ve Farsça dilbilgisi yapısıyla kullanılmasındaki güçlüklere dikkat çekerek Osmanlı Hükümetine Latin harflerinin benimsenmesini önermiştir. Ahundzade, Arap alfabesinin Türkçenin ses yapısına uygun olmadığını, ünlü harflerin yetersizliğini, okuma yazma öğrenme sürecinin gereksiz yere uzadığını ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Bu öneri, Halife Abdülmecid tarafından dönemin bilim kurumu olan Encümen-i Daniş’e sevk edilmiş; Ali Paşa, Fuat Paşa, Mustafa Reşit Paşa ve Cevdet Paşa gibi dönemin en güçlü devlet adamları öneriyi olumlu karşılayarak onaylayıcı görüş bildirmişlerdir. Ahundzade’ye Mecidiye Nişanı verilerek onurlandırılması, konunun saray nezdinde ciddiyetle ele alındığının ve asla “dinsizlik” ya da “din dışılık” olarak görülmediğinin en somut kanıtıdır.¹

Ne var ki dönemin siyasi koşulları ve Kırım Savaşı’nın yarattığı çalkantılı ortam, bu girişimin somut bir sonuca ulaşmasını engellemiş; konu bir süreliğine rafa kalkmıştır.

II. Abdülhamid döneminde alfabe tartışmaları yeniden alazlanmış, Osmanlı toplumunda bazı dil bilimciler, din ve mezhep ayrılıklarına karşın Latin harflerinden esinlenerek ortak bir yazı dili oluşturma çabasına girmişlerdir.

Arnavut kökenli Abdül bey ve Şemsettin Sami bey kardeşler, Latin harflerini temel alarak “İstanbul Alfabesi” adını verdikleri yeni bir yazı sistemi geliştirmiş, hatta bu alfabeyle okul kitapları ve dilbilgisi yapıtları basmışlardır (1879).² Bu girişim yeterince yaygınlık kazanamamış olsa da Latin harflerinin kullanılabilirliği ve Osmanlı Türkçesinin ıslahı yeniden gündeme gelmiştir.

Daha da çarpıcı olanı, doğrudan II. Abdülhamid’in Latin alfabesine sıcak bakmasıdır. Abdülhamid, tahttan indirildikten sonra kaleme aldığı ve kâtibi Ali Vehbi Bey aracılığıyla Fransızcaya çevirtip yayımlattığı “Siyasi Hatıralarım” adlı yapıtında şu satırları yazmıştır:

“Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.”³

Bu açık anlatım, Harf Devrimi’nin “dinsizlik”, "batı taklitçiliği" ya da "batıya teslimiyet” olarak yaftalanmasının tarihsel temelden yoksun olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Arap alfabesinin, Farsça dilbilgisi yapısının ve okuma yazmayı ne denli güçleştirdiğini düşünen II. Abdülhamid, konuyu saray çevresiyle değerlendirmiş, Latin harflerinin benimsenmesinde yarar görmüştür.

Ne var ki dönemin önemli siyasi aktörlerinden Enver Paşa, Latin alfabesinin kullanılması yerine var olan Arap harflerinin ıslahında ısrar etmiş, Latin alfabesine karşı çıkan tüm görüşleri yanına toplayarak padişahın niyetine karşı çıkmış ve geçişi engellemiş⁴ 31 Mart olayları ve Abdülhamid’in tahttan indirilmesiylede, Latin alfabesine geçiş konusu tümüyle rafa kaldırılmıştır.

Cumhuriyet’in başarısı, işte bu uzun tartışma geleneğinin yaşama geçirilmesidir. Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı aydınlarının yüz yıla yakın süredir düşündüğü, tartıştığı ancak gerçekleştiremediği devrimi kararlılıkla uygulamaya koymuştur. Harf Devrimi bu devrimlerin en görkemlilerinden biridir; ancak dil politikasının tümlüğü yalnızca alfabeyle sınırlı kalmamıştır. Alfabenin ardından gelen Türkçe ezan uygulaması, aynı düşünce zincirinin tutarlı bir halkası olarak sayılmalıdır.

Türkçe ezan tartışmasını sağlıklı bir zemine oturtabilmek için öncelikle ezanın ne olduğunu doğru kavramak gerekir. Ezan, Arapçada "iḏn" (إذن, kulak verme) sözcüğünden türetilmiş "aḏān" (أذان) sözlük anlamıyla “duyuru, ilan, bildiri, çağrı” demektir.

İslam’ın ilk yıllarında Müslümanları namaza çağırmak amacıyla nasıl bir yöntem izleneceği tartışılmış; boru sesi, çan çalınması gibi öneriler değerlendirildikten sonra insan sesiyle çağrı yapılmasına karar verilmiştir. Bu karar, Hz. Muhammed, Hz. Ömer ve Abdullah bin Zeyd’in görüş birliğiyle alınmıştır.

İlk ezanı okuyan kişi Bilal Habeşi’dir. Yıllarca köle olarak yaşamış, işkence görmüş bir insanın, özgürleşmiş bir birey olarak tüm topluluğu namaza çağırması, ezanın özünde barındırdığı evrensel ve insancıl anlamı simgeler.

Görüldüğü üzere ezan, herhangi bir ayet ya da zorunlu bir tapınma biçimi değil, belirli bir tarihsel gereksinimden doğmuş dünyasal bir çağrıdır. Bu çağrının amacı, insanları namaza ulaştırmaktır; çağrının hangi dilde yapıldığı ise o çağrının amacına hizmet edip etmediğiyle doğrudan ilgilidir.

Halkın bilmediği dilde yapılan bir çağrı, özünde barındırdığı işlevi göremez. Bu yalın ve sağduyulu gerçeklik, yalnızca Cumhuriyet aydınları tarafından değil, Osmanlı döneminin düşünürleri tarafından da uzun yıllar boyunca tartışılmıştır.

Tanzimat sonrası dönemin öncü aydınlarından Ali Suavi, bu tartışmaların en yürekli seslerinden biri olmuştur. II. Abdülhamid tarafından Galatasaray Mektebi müdürlüğüne getirilen Suavi, Beyazıt ve Ayasofya camilerinde halkın anlayacağı dille hutbeler okumuş, Türkçenin dinsel alanda egemen kılınmasını açıkça savunmuştur.

Suavi, Ulûm gazetesinde yayımladığı “Lisan ve Hatt-ı Türkî” adlı incelemesinde Arapçanın kutsallaştırılmasını eleştirmiş, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “her ulusun Kuran’ı kendi diline çevirerek ibadet edebileceği” yönündeki fetvasını dayanak göstererek ezanın, hutbenin ve hatta namazın Türkçeleştirilebileceğini ileri sürmüştür.⁵

Şeriat yasalarının da yürürlükte olduğu Osmanlı’da ezanın, hutbenin, hatta namazın bile Türkçeleştirilmesi gerektiğinin savunulmuş olması, bugünkü söylemlerin tarihsel gerçeklikle çeliştiğini gözler önüne sermektedir.

Bu düşünceler yalnızca kâğıt üzerinde kalmamış, uygulamaya da konmuştur. 1885 yılında İstanbul’u ziyaret eden Macar edebiyatçı Ignaz Kúnos, 1926’da İstanbul Üniversitesi’nde verdiği konferansta Şehzadebaşı’nda Türkçe ezan okunduğunu bizzat tanıklığıyla aktarmıştır:

“Gel Şehzadebaşı’ndaki sakin kahveler, Direklerarası’ndaki kıraathaneler… Biri söylerse öbürü dinler. Akşam da oldu, ikindi, mumlar şamdanlara dikildi. Şerefeye çıkmış müezzinler, kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak, Çalabdır ancak.”⁶

Bu tanıklık, Türkçe ezanın II. Abdülhamid gibi muhafazakâr bir padişahın döneminde bile okunabildiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.

II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Türkçülük akımının güçlenmesi, ezan tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Ziya Gökalp, halkın ezanı ve Kuran’ı anlamadığı bir düzenin sürdürülemez olduğunu savunmuş, “Dini Türkçülük” adını verdiği yaklaşımıyla dinin ulusallaştırılmasını önermiştir. Gökalp, “Vatan” adlı şiirinde Türkçe ezanı bir ulus bilincinin simgesi olarak şöyle dile getirmiştir:

“Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar manasını namazdaki duanın / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın / Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”⁷

Aynı dönemde İttihatçıların mollalığını yapan tanınmış kişilik Mehmed Ubeydullah Efendi, Talat Paşa’dan Türkçe namaz kıldırmak için izin istemiş; Talat Paşa halkın henüz buna hazır olmadığını söyleyerek bu isteği geri çevirmiştir. Yine de bu dönemde Kuran önce dergilerde, ardından kitap olarak Türkçe basılmıştır.

İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy da Kuran’ın anlamının kavranmasının önemini vurgulamış, dinsel metinlerin salt biçimsel bir ritüel nesnesi olarak kullanılmasını sert biçimde eleştirmiştir:

“Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydik, / Çare yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik. / (…) Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kuran’ın: / Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın. / (…) İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin, / Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”⁸

Bugün Atatürk karşıtı gibi gösterilmeye çalışılan Mehmet Akif’in gerçekte, Muhammed İkbal, Cemaleddin Efganî gibi yenilikçi olduğu gibi aynı zamanda aydın, yurtsever ve Türkçe Kuran’ı savunan bir Müslüman olduğu gerçeği, tarihin ideolojik tutumlarla ne denli çarpıtılabildiğinin acı bir örneğidir.

18 Eylül 1932 tarihinde Türkçe ezan uygulamasına geçilmesi, yukarıda özetlenen birikimin doğal sonucudur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu adımı din değil, dil sorunu olarak değerlendirir. Çünkü Atatürk’e göre Türkçe, Türk ulusunun varlığının güvencesidir; bir ulusun kendi tanrısına kendi diliyle seslenmesi, o ulusun onurudur. Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi, hutbelerin Türkçe okunması ve ezanın Türkçeleştirilmesi, tümcül bir dil politikasının parçalarıdır ve her biri halkın dinini anlayarak yaşamasını amaçlamıştır.

Ne var ki 1950 yılında Demokrat Parti iktidarı, siyasal kaygılarla önce manevi değerler üzerinden bir kamuoyu oluşturup sonra Türkçe ezanı yasaklamış ve eski okunuşa dönülmesini sağlamıştır.

Günümüzde bunlar artık eskimiş; toplumda enerji kaybına yol açacak tartışmalar. Ancak söylemek gerekir ki; ta o günlerden bu yana Türkçe ezanın, kimi çevrelerin “dinsizlik”, "din karşıtlığı" olarak yaftalaması; aynı çevrelerin; torunu olmakla övündükleri Osmanlı padişahı döneminde Türkçe ezan okunduğundan, Latin alfabesinin padişah Abdülhamid tarafından önerildiğinden haberlerinin olmaması ilginçtir.

Sonuç olarak, Harf Devrimi de Türkçe ezan da ne bir bir anlık heves ne de bir dayatmadır. Her ikisi de yüz yılı aşkın bir düşünce geleneğinin, Osmanlı aydınlarından Cumhuriyet kurucularına uzanan ortak bir kavrayışın ürünüdür.

Mirza Fethali Ahundzade’den Ali Suavi’ye, Şemsettin Sami’den Ziya Gökalp’e, II. Abdülhamid’den Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e uzanan bu aydınlanma çizgisi, Türk ulusunun kendi diliyle düşünme, yazma ve ibadet etme hakkının savunulmasıdır.

Ezanın baş amacı insanları namaza çağırmaktır; bu çağrının halkın anladığı dilde yapılmasının dine aykırı olması düşünülemez. Bir ulusun kendi dilini camide, okulda, mahkemede ve her kamusal alanda egemen kılması, o ulusun bağımsızlığının da göstergesidir.

Cumhuriyet devrimlerini “dinsizlik” olarak nitelendirenler, önce kendi tarihini öğrenmelidir. II. Abdülhamid’in Latin alfabesini önerdiğini, Ali Suavi’nin camilerde Türkçe hutbe okuduğunu, Şehzadebaşı’nda Türkçe ezan yankılandığını, Mehmet Akif’in Kuran’ın Türkçe anlaşılmasını savunduğunu okumayanlar ya da bilmeyenler, tarihi gerçekleri çarpıtmakta, gerçeğin yerini hamasetle örtmeye çalışmaktadır.

Cumhuriyet devrimleri, Osmanlı aydınlarının yüzyıllık düşlerinin gerçekleştirilmesidir. Türkçe ezan ve Latin alfabesi de, inançlı Türklerin kendi diliyle, kendi yazısıyla var olma hakkının içten, doğal ve demokratik ifadesiyken; bunun büyük bir günah ya da İslam dininin buyruklarına aykırılık olarak gösterilmesi kanımızca konuyu alanından çıkaran, haksız bir tutum olmuştur.

Cem Bayındır / 2025

DİPNOTLAR/KAYNAKÇA:

¹ Mirza Fethali Ahundzade’nin 1850 tarihli önerisi ve Encümen-i Daniş’in değerlendirmesi için bkz. Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayınları, Ankara, 1960, s. 112-115; ayrıca II. Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, Dergâh Yayınları, İstanbul, ISBN: 975-7032-00-X.

² Abdül ve Şemsettin Sami kardeşlerin “İstanbul Alfabesi” çalışması (1879) için bkz. Şemsettin Sami, Usûl-i Gramer-i Türkî, İstanbul, 1881; ayrıca Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002, s. 378-382.

³ II. Abdülhamid, Siyasi Hatıralarım, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 192. Orijinal metin kâtibi Ali Vehbi Bey tarafından Fransızcaya çevrilerek yayımlanmıştır. İlgili alıntı: ”Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.”

⁴ Enver Paşa’nın Latin alfabesine muhalefeti ve 31 Mart olaylarının etkisi için bkz. II. Abdülhamid, a.g.e., s. 192-194; ayrıca Niyazi Berkes, a.g.e., s. 412-415.

⁵ Ali Suavi, “Lisan ve Hatt-ı Türkî”, Ulûm Gazetesi, Sayı 2-3, 1869. Ebu Hanife fetvasına dayandırılan Türkçe ibadet görüşü için bkz. İlhan Başgöz, “Türkçe Ezan”, Türkiye’de Laikliğin Sosyal ve Kültürel Kökleri, Bilanço Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 45.

⁶ Ignaz Kúnos, İstanbul Üniversitesi Konferansı, 1926. Aktaran: İlhan Başgöz, a.g.e., s. 45. Orijinal tanıklık: ”Şerefeye çıkmış müezzinler, kıble tarafına dönüp ellerini yüzlerine örtüp ince ince ezan okumaya başladılar: Yoktur tapacak, Çalabdır ancak.”

⁷ Ziya Gökalp, “Vatan”, Yeni Mecmua, 1918. İlgili dörtlük: ”Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar manasını namazdaki duanın / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın / Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”

⁸ Mehmet Akif Ersoy, Safahat, “Süleymaniye Kürsüsünde”, İstanbul, s. 153. İlgili dizeler: ”Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kuran’ın / Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mananın (…) İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin / Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”

⁹ “Türkçe Ezan”, Vikipedi, Özgür Ansiklopedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkçe_ezan (erişim: 2025).

¹⁰ Ekşi Sözlük, “18 Eylül 1932 İlk Türkçe Ezanın Okunması”, https://eksisozluk.com/18-eylul-1932-ilk-turkce-ezanin... (erişim: 2025)

 



Bu yazı 140 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
3564 Okunma
3539 Okunma
2384 Okunma
943 Okunma
933 Okunma
696 Okunma
624 Okunma
589 Okunma
583 Okunma
552 Okunma
507 Okunma
484 Okunma
473 Okunma
425 Okunma
414 Okunma
293 Okunma
284 Okunma
261 Okunma
243 Okunma
239 Okunma
235 Okunma
234 Okunma
199 Okunma
198 Okunma
3946 Okunma
3902 Okunma
3586 Okunma
3564 Okunma
3539 Okunma
3385 Okunma
3302 Okunma
3259 Okunma
2635 Okunma
2632 Okunma
2514 Okunma
2513 Okunma
2440 Okunma
2384 Okunma
2247 Okunma
2170 Okunma
2046 Okunma
1556 Okunma
1261 Okunma
1213 Okunma
1183 Okunma
1033 Okunma
976 Okunma
973 Okunma
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI