NADAJLI SARI ABDURRAHMAN ÜZERİNE

«1. Diyorlar, korkutarak karaşın kıldığımız sarı
'Dağlar gibi gençler âlemde perişan oldular'
2. Giyinmiştir bir mitrak, baba, bir göl ve kıyamet
3. Bir sultan daha yere oturur, biz oturtuyoruz
Kadife istemezmiş, taht istemez saf bir ipek
4. Anladık ki yüreklilik belirli bir sillenin rengi
Külbastısız sayfaları karıştırırken serüven
5. Nadaj'ın alınmayışını dört yüzyıl sonra İskele'de
duyduk; 'Sen insanoğlunu öperek mi ele verirsin?'i de
6. Biz bir şairi şiir yazsın için ölümle korkuturuz dom!» [1].
(Ece AYHAN)
Geçmişin Art Alanı-Kaynaklar
On yedinci yüzyılın başlarında Osmanlı büyük devleti hem siyasal hem düşünsel anlamda bir dönüşüm eşiğindeydi. Celalî ayaklanmaları Anadolu'yu kasıp kavururken, okullarda ussal (aklî) bilimlerle aktarımcı (naklî) öğretiler arasındaki gerginlik sürüyordu.
Kendisini yargılayanları bile "Böyle zındık u mülhid görmedik" [2] diye şaşkına uğratan İstanbul Behram Kethüda Okulu hocası Nadajlı Sarı Abdurrahman Efendi, tam da o günlerde döneminin en sarsıcı düşünce davalarından birinin odağı haline gelmişti [3].
Tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall, Nadajlı'nın sonradan Müslümanlığı seçmiş "Nadasdy" adlı soylu bir Macar ailesinden geldiğini aktarır [4]. Bu köken bilgisi, onun değişik kültür ve düşünce ufuklarına sahip olmasını az da olsa açıklayabilir. Çünkü Rönesans Avrupası'nda Kopernik devriminin sancıları yaşanırken, Osmanlı coğrafyasına geçmiş bir beynin geleneksel kalıplara sığmaması şaşırtıcı değildir.
Suçlamalar ve Düşünce Dünyası
Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim adlı yapıtında Nadajlı'yı inançsızlık (kâfirlik, zendeka) ve inançtan çıkma (ilhad) suçlamalarıyla boynu vurulan "en önemli" kişilerden biri olarak tanımlar [5]. Onu bu denli korkutucu kılan neydi?
Nadajlı'ya yöneltilen temel suçlamalar şunlardı: Ölümden sonra yeniden dirilmeyi, sırat köprüsünü, cennet ve cehennemi yadsımak; Yasin Suresi 81., İbrahim Suresi 48., Zümer Suresi 67., Kâri'a Suresi 4. ve 5. buyruklarını geleneksel yorumun dışına çıkarak açıklamak [6].
Ancak burada dikkat çekici olan, Nadajlı'nın bu yorumları yaparken başvurduğu yöntemdir: O, buyrukları ussal bir süzgeçten geçirerek çıkarımsal yollarla açıklamaya çalışmış ve evrenin doğa yasalarına bağlı olduğunu savunmuştur [7]. Bu tutum, onu Sünni katı öğretinin dışına iterek Şeyh Bedreddin, Molla Kâbız ve Molla Lütfi gibi özdekçi (maddeci, materyalist) eğilimli düşünürlerin çizgisine yaklaştırmaktadır [8].
Molla Lütfi'nin 1495'te "inançsız" ilan edilerek öldürülmesinden yalnızca bir yüzyıl sonra, aynı suçlamanın Nadajlı'ya yöneltilmesi, Osmanlı'da özgür düşüncenin sistemli biçimde bastırıldığının açık kanıtıdır [9].
Aklın Yargılanması
Nadajlı'nın yargılanma süreci, Osmanlı adalet düzeninin düşünce özgürlüğü karşısındaki sınırlarını gözler önüne serer. Dönemin Anadolu Kadısı Esad Efendi ile Rumeli Kadısı Ahîzâde Hüseyin Efendi ve öteki inanç bilginleri, Nadajlı'nın savlarını çürütmeye çalışmış ancak başarılı olamamışlardır [10]. Nadajlı, işin sonunun ölüm cezasına varacağını bile bile düşüncelerinden geri adım atmamış, sözlerini kanıtlama çabasını sonuna dek sürdürmüştür. Bu yüreklilik, yargılayanları hem öfkelendirmiş hem de düşünsel bir açmaza sürüklemiştir.
Genellikle inançsızlık ve dinden dönme suçlamasıyla karşı karşıya kalan kişiler kendilerini inanç çerçevesinde savunma yoluna gider ve suçlamaları yadsırlar [11]. Nadajlı ise bu kalıbı kırmış, düşüncelerini açıkça savunarak yargıçlarını umarsız bırakmıştır. Ne var ki din bilginleri sınıfının devlet düzeneğindeki kesin gücü, aklın yengisini önlemeye yetmiş; savları çürütülemeyen bir düşünür, salt susturulmak amacıyla öldürülmüştür [12].
Bruno ile Nadajlı
Tarihsel bir rastlantı mı, yoksa insanlığı kapsayan bir acı yazgının yansıması mı, bilemiyorum; 17 Şubat 1600'de Roma'nın Campo de' Fiori Alanı'nda Giordano Bruno, evrenin sonsuzluğu ve yeryüzünün güneş çevresinde döndüğü düşünceleri yüzünden diri diri yakıldı [13]. Bundan yalnızca iki yıl sonra, 10 Cemâziyelevvel 1011 (26 Ekim 1602) Cumartesi günü, Nadajlı Sarı Abdurrahman Efendi Sultanahmet Alanı'nda boynu vurularak öldürüldü [14].
İki düşünür de aynı çağda, aynı katı duvarlara çarparak yaşamlarını yitirdiler. Bruno'nun külleri Tiber Irmağı'na savrulurken Nadajlı'nın başı gövdesinden ayrılıyordu; ancak her ikisinin savunduğu düşünceler, cellatlarının çok çok ötesinde bir yaşam gücündeydi.
Akıl ve Bilimin Üstünlüğü
Orta Doğu toplumlarında akıl ile bilgisizliğin savaşı tam bin yıldır sürmekte [15]. İslam uygarlığının altın çağında İbni Sina, İbni Rüşd, İbni Heysem, El-Biruni, El-Cezeri, Kadızade-i Rûmî ve Uluğ Bey gibi devler, aklı ve gözlemi kılavuz edinerek insanlığa eşsiz katkılar sunmuşlardır [16]. Ne var ki bu aydınlanma çizgisi, siyasal ve dinsel güçlerin baskısıyla giderek silikleşmiş; öykünme (taklitçilik) ve geriden gelicilik (tekrar), özgün düşünmenin yerini almıştır.
Nadajlı'nın yazgısı bu kopuşun en belirgin örneklerinden biridir. Evrenin doğa yasalarına bağlı olduğunu söylemek, buyrukları akılla yorumlamak, katı buyrukları sorgulamak —bunların her biri çağdaş bilimin temel varsayımlarıyla örtüşen tutumlardır. Oysa 1602'de bu çıkış, bir kişinin boynunun vurulması için yeterli gerekçe sayılmıştır.
Bilim geçmişi açıkça göstermektedir ki, sorgulamayı yasaklayan her toplum gerilemiş; aklı özgürleştiren her uygarlık ise ilerlemiştir. Galileo'dan Darwin'e, İbni Heysem'den Einstein'a uzanan çizgi kuşkunun insanlığı ileri taşıdığının kanıtıdır.
Sonuç Yerine
Ece Ayhan'ın "Nadaj'ın alınmayışını dört yüzyıl sonra İskele'de duyduk" [17] dizesi, geçmiş belleğinin ne denli kırılgan olduğunu anımsatır. Giordano Bruno'nun yakıldığı alanda bugün onun heykeli yükselmekte ve bu büyük bilgin her yıl 17 Şubat'ta anılmaktadır [18]. Günümüzde adı bile bilinmeyen Nadajlı Sarı Abdurrahman'ın boynunun vurulduğu Sultanahmet Alanı'nda ise ne bir tabela ne de bir anıt vardır.
Görülüyor ki, bizler; İbni Haldun, İbni Sina, İbni Rüşd, İbni Cabir, İbni Heysem, Molla Lütfi, El Biruni, El Cezeri, Kadızadei Rumi, Uluğ Bey ve benzerleri gibi akla ve bilime inanmadıkça, bilimde öykünme (taklitçilik) ve geriden gelmekten (takipçilikten) başka bir eylem içerisinde olamayacağız.
17 Şubat 1600 günü diri diri yakılarak idam edilen Giordino Bruno'nun tam yakıldığı yerde dikilen heykeli gibi; 10 Cemâziyelevvel 1011 yani 26 Ekim 1602 Cumartesi günü, düşünceleri nedeniyle “zındık ve mülhid” denilerek öldürülen Nadajlı Sarı Abdurrahman Hoca'nın da boynunun vurulduğu Sultanahmet Alanında, bir gün heykeli dikilmedikçe, aklın ve bilimin yolu bizlere sürekli kapalı kalacaktır [19].
KAYNAKÇA
[1] Ece Ayhan, "Nadajlı Sarı Abdurrahman", Sivil Denemeler içindeki şiir metni.
[2] Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler (15-17. Yüzyıllar), Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
[3] Ahmet Bayındır, "Nadajlı Sarı Abdurrahman", makale, 2009.
[4] Joseph von Hammer-Purgstall, Geschichte des Osmanischen Reiches.
[5] Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi.
[6] Süleyman Ateş, Kur'an-ı Kerim Meali.
[7] Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi Kitabevi.
[8] A.g.e.
[9] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e.
[10] A.g.e.
[11] A.g.e.
[12] Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim.
[13] Ingrid D. Rowland, Giordano Bruno: Philosopher/Heretic, University of Chicago Press, 2008.
[14] Ahmet Bayındır, a.g.e.
[15] Cem Bayındır, "https://www.odatv.com/.../siirlere-konu-olan-nadajli..., 2014.
[16] Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din.
[17] Ece Ayhan, a.g.e.
[18] Rowland, a.g.e.
[19] Cem Bayındır, a.g.e.
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|