NİSAN YAĞMURUNUN KOKUSU VE RAHMETİ
Dün gece Nisan ayının ilk günü, henüz 2 Nisan olmadan çok önemli bir an yaşadım. Evimin hava boşluğundan yağmur sesi duyar gibi olunca, hemen pencereye gidip sokağa baktım. Sokak lambası iyi aydınlattığı için yeri net şekilde görüyordum. Arabaların üzerinde hafif damlacıklar oluşsa da, yağmur taneleri göze çarpmıyordu. Pencereden bir kaç kez elimi uzattım, hatta başımı ileri doğru uzatmama rağmen hiç bir yağmur tanesi düşmedi. Camı kapayıp içeri girsem de aklım yağmurda kaldı. Neyse evdeki uğraşıma geri döndüm. Aslında gecenin ilerleyen saatinde yaptığım bir işte yoktu ama, kısaca vakit dolduruyordum. Aradan olsa olsa henüz 10 dakika gibi bir zaman geçti geçmedi ki, evin hava boşluğunun üzerini kaplayan çatıdan yağmurun şiddetini net şekilde duymaya başladım.
Hızlı adımlarla tekrar pencereye koşar gibi gittim. Koşar gibi dediğim, gerçekten hızlı adımlarla giderken içimden resmen koşuyordum. Çünkü Nisan yağmurunun çocukluğumda büyüklerimden duyduğum bir çok hikayesi ve beni ikna eden anlamları vardı. Baharın en güzel ayı mı desem, Nisan yağmurunun ertesi günü otların daha gür çıktığını ve gözle görünür şekilde boy attığını mı desem, kısaca Nisan yağmuru her haliyle güzeldi köy hayatımızda. Pencereyi açıp sokağa baktığımda gerçekten yağmurun sesi ve gözle görünür bir şekilde sicim gibi yağdığına şahit oluyordum. Kış serinlikleri oldukça azaldığından, baharın ılıman havası kendini hissetirir günler yaşatıyordu zaten. Nisan ayının ilk günü de gelmiş eee daha ne olsun. Yağmurun sesini huzur içinde dinlerken, yağışını da sevecen bakışlarla seyreder oldum. Zaman gece, saat henüz 23 gibi, ortalık oldukça sakin, arabalar bile tek tük geçiyor. Böyle bir gecede ve sessizlik anında, sadece yağmurun sesinden başka hiç bir şey duyulmuyordu. Evim İstanbul'da semt olarak Fatih olunca, bir yanım Marmara denizi bir yanım Haliç. Fakat ne Marmara'nın kokusu ne de Haliç'in kokusu geliyordu. Çünkü rüzgarda esmiyordu ki deniz kokusu gelsin.
Böyle pırıl pırıl bir gecede ve tertemiz bir havada, ''Yağmurun Kokusu'' geliyordu sevgili dostlar. Bu koku ne toprak ne asfalt ne de yağmurda ıslanan kurumuş ot kokusuydu, sadece yağmur kokuyordu. Nisan aylarında ve Kasım sonuna kadar genelde Dummuda yaşardık. En şiddetli yağmurlar haliyle Nisan ayında yağardı. Havanın ılıman ve güneşin ısıttığı günlerde yağmur yağdığında kayalık yerlerde olursam eğer, ıslanan kayalardan kendine has bir koku yayılırdı dağlara. Bu koku ise yağmur şiddetli şekilde yağmaya başladığından 2 dakika içinde çıkar en çok 15 dakika sonra kaybolurdu. Daha detay vermek gerekirse eğer, dağlarda kendi doğal haliyle duran her hangi bir taş veya kayadan çekiç gibi bir şeyle vurup el kadar bir parça kopardığınızda, yağmurun ıslattığı aynı kokuyu alabilirsiniz. Fakat doğa öyle harika bir varlık ki, çekiç darbeleri yerine, yağmur damlasının taşa kayaya vurduğu her darbe sonrası, kendine has bir koku yayıyor zaten çevresine.
Nisan yağmuru üzerine Anadolu insanı birçok rivayet söylemleri günümüze kadar geldiğine şahit oluyoruz. Mesela Nimri köyümüz ve çevre köylerimizden bazı duyumları belirteyim. Köy yaşantım olan çocukluk günlerimde büyüklerimiz derdi ki, balıklar sadece Nisan ayında su içermiş. Bende Nisan sonlarında Dummu'da davarları Fırat kıyısında otlatırken, şöyle bir şeye şahit oldum. Hava pırıl pırıl ve berrak ama, uzak bölgelerdeki yağışlardan dolayı Fırat nehri oldukça bulanık, hatta adeta kırmızı çamur rengindeydi. O anda kıyının en çok 2,3 metre yakınında suyun içinde bir beyazlık dikkatimi çekti. Davarlar kendi halinde otlanırken ben zaten Fırat kenarında dolaşıyordum ki, hemen bulanık suyun içindeki beyazlığa odaklandım. Kaçan balık büyük olur sözünü dikkate alarak, gerçekten en az 5,6 kiloluk bir balık olduğunu gördüm. Hatta bu balığın daha önce bildiğimin aksine rengi bana çok beyaz geldi. Şu anda hem yazıp hem düşünürken, suyun çok bulanık olduğunu ve gün ışığının oldukça aydınlık olduğunu dikkate alırsak eğer, haliyle balık beyaz gözükür. Sazan balığının yarısından çoğu zaten suyun içindeydi. O yıllarda 8,10 yaşlarında olsam da canavar gibiydim, ama elimde alet edavat yok ki, balığı tutmaya heves edeyim. Sadece elimde sopa vardı. En çok taş atabilirdim ki, onu da gereksiz gördüm ve hiç bir şey yapmadım. Şu ayrıntıyı da belirtmeden geçmek olmaz. Ben o balığı bir süre izlerken şuna da şahit oldum. Balık dolaştığı yerde Fırat kıyısıyla iç içe olan çaykara taşlarına adeta dokunarak bir süre gezindi. Kısaca sanki aç kalmış gibi kıyılarda yiyecek arıyordu. Eve geldiğimde bu konuyu bire bir anlattığımda, annem aman ha taş atmasaydın dedi. Ve ilave etti. Balıklar sadece Nisan ayında su içermiş, ve Nisan ayında balık tutmanın ve onlara zarar vermenin günah olduğunu tembih eder gibi anlattı...
Selahattin Yalçıner