BULGUR EN GÖZDE BESİN KAYNAĞIMIZDI
“Benim içinden geldiğim Anadolu köyü ve köylüsü, bilhassa 30’lu, 40’lı yılları söylemek istiyorum; hem karanlıktaydı, hem de mahsül olmadığı zaman hayvanı da açtı, kendisi de açtı. Biz o ıstırabın içinde yetiştik. Biz yoksulluğun, fukaralığın ne olduğunu biliriz.” Süleyman Demirel
Biz de yoksulluğun, fukaralığın, karanlığın içinde yetiştik. Yeterli ürünü olmayanlar aç, fazla ürünü olanlar ise elindekini ya çürütür veya hayvanlarına yem yapardı. Bizden önceki nesil ve bizler her türlü yoklarla sınandık. Geçmişte köylülerimiz, şehir ve kasabaya ulaşım güçlüğü nedeniyle köyün sınırları içinde bıkıp usanmadan çalışarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu nedenle dünyadan ve ülkemizden gelişen olaylardan yararlanmadan atalarından görüp öğrendikleri yöntemlerle arazilerini ekip biçiyor, yıl boyu elde ettikleri ürünlerle geçinmeye çalışıyorlardı. Tarım ve hayvancılıkla geçinmeye çalışan köylülerimizin ekin ekilen tarlalarının çoğu kıraç alanlardaydı. Ellerindeki birkaç dönümlük arazileri ve birkaç hayvanından elde ettikleriyle yetinmek zorundaydılar. Ekilebilir tarlalarını karasabanla ilkbaharda sürülüp herg yaparak ekim ayında ekin ekip doğanın insafına bırakıyorlardı. Sonbaharda ekilen ekinden sonra yağmur yağmaz ise ekilen tohum kuşlara yem olur, ilkbaharda yağmur yağmaz ise ekin büyüyüp başağa dönüşemezdi.Kurak geçen yıllarda ekilen ekinden randıman alanamaz, bir yıllık emekler heba olurdu. Doğa olayları köyün tüm insanlarının yaşamını etkilerdi. Ekin ektiğimiz tarlalarımıza hiç gübre ve ilaç atılmaz, Sulak tarlalara ekilen pamuk, fiğ, mercimek ve sebzeler aynı yöntemle yetiştirilirdi.
Çoğunun bahçesinde bulunan meyve ağaçları asırlık ağaçlardı: dut, kayısı, armut, ceviz ağaçlarının her biri birkaç yüzyıllıktı. Dut ağaçları bahçelerimiz dışında çeşme başlarında, tarla girişlerinde ve su kanallarının geçtiği bölgelere atalarımız tarafından dikilmişti. Bahçemizdeki fındık ağacı dahi birkaç asır önce dikildiğinden köklerinden çıkan yeni dallar iki metrekarelik bir alana yayılmıştı. Bahçe ve bağdaki ağaçlara tırmanmış asmalar dedelerimizden bize kalmıştı. Ayva ve erik ağaçlarının da hangi tarihte dikildikleri bilinmiyordu. Çitlenbik ağaçlarına aşılanmış vişne ve kiraz ağaçlarımız da yıllara meydan okurcasına koca dallara sahipti. Birçok tarlanın sınırına dikilmiş badem ağaçları da yıllar öncesinden tarlanın sınırını belirlemek için dikilmiş olmalıydı. Meyve ağaçları- özellikle badem ve kayısılar-; erken çiçek açıp soğuyan havalarda donmamışsa, yağan doludan harap olmamışsa, mevsim çok kurak geçmemişse bu yaşlı ağaçlar iyi ürün veriyorlardı. Dutlar silkelendiğinde kazanlarla kaynatılıyor veya damlarda kurutuluyordu. Kayısılar dalları kırılırcasına, bademler çuvallarla, asmalar yükler dolusu ürün veriyorlardı.
Köyde herkes aynı düzeyde hayvana sahipti. Büyükbaş hayvanlardan hemen her evin çift sürerken, harmanda düven döndürürken kullandığı iki öküzü, bir veya iki ineği ve bir eşeği bulunurdu. Küçükbaş hayvanlardan da her evin ortalama on- on beş koyunu, buna yakın keçisi vardı, ayrıca evlerin çoğunda beş ile on tavuk beslenirdi. Herkes yoğurt ve ayranını, tereyağı, peynir, lor ve çökeleğini kendi hayvanlarından sağdığı sütlerden elde ederlerdi.
Köyde yaz kış işler bitmezdi fakat karlar eriyip havalar ısınmaya başlayınca bir sonraki kışa hazırlık yapmak üzere koşuşturma başlardı. Kışı kapalı ahırlarda geçiren hayvanlar dışarıya çıkarılarak yaylaya sürülür, ahırlar temizlenerek çıkan gübreler sebze ekilecek alanlara taşınırdı. Su kanalları onarılır, temizlenir bahçelere su götürülürdü; ardından bu yıl ekilecek tarlalar sürülerek herg yapılır, sulak tarlalara pamuk, fiğ, mercimek ekilir; sebze tohumları uygun bir alanda çimlendirdikten sonra sebze fideleri alınarak hazırlanan sebzelik alana götürüp dikilirdi.
İlk olgunlaşan meyvemiz dutlardı; dutların altında dört kişinin uçlarından tuttuğu savana(Ğılaya) silkelenen dutlar, pestil ve pekmez yapılır; kayısılar olgunlaştığında dut şırasıyla reçele dönüştürülürdü. Ortalarında ayrılarak çekirdekleri(Çiğitleri) ayrıştırılarak kayısılar çir olarak damlara serilip kurutularak kışın yenmek üzere kurutulurdu. Ayrıca toplanan olgunlaşmış armut ve elmalar doğranarak kak yapılmak üzere damlara serilip kurutulurdu.
Bu telaş sürerken ekinler olgunlaşır ve oraklarla biçilmeye başlanır, biçilen ekin sapları eşeğe yüklenerek harmana taşınırdı. Ekinlerin tamamı biçilip harmanlara taşındıktan sonra harmanın yüzeyine serilen saplar öküzlerin çektiği düvenle günlerce ezildikten sonra harman savurma makinesi harmana getirilerek buğday taneleri ile saman birbirinden ayrıştırılırdı. Ayrışan samanlar kışın hayvanlara verilmek üzere mereklere, buğdaylar da depo olarak kullanılan evlerin bir bölümüne yerleştirilirdi.
İlkbaharda ekilen sebzeler ancak ekinler biçilmeye başlandığı temmuz ayında ürün vermeye başlardı. Başlangıçta evin ihtiyaçları için kullanılan sebzeler, harmanlar kaldırıldıktan sonra domatesler salçaya dönüştürülürken, biberler dolmalık ve kurutmalık olarak ve patlıcanların içleri boşaltılarak(Tolik) kışın dolma yapılmak üzere iplere takılarak kurutulurdu. Ayrıca taze yeşil fasulyeler kışın yenmek üzere doğranıp dama serilerek kurutulurdu. Reyhen, nane, yarpuz ve maydanoz da yemeklerin vaz geçilmez baharatları olarak kurutulurdu.
Bu işler yapılırken harmandan kaldırılan buğdaylar evin un ve bulgur ihtiyacı ölçüsünde çuvallarla çeşmeye taşınarak yıkanıp, içindeki yabancı maddeler temizlenerek damlara taşınıp damlara serilen savanların üzerine yayılarak kurutulur, tanelerin içinde bulunan yabancı maddeler ayıklanırdı. Kuruyan buğdaylardan unluk bölüm çuvallara doldurularak eşeğe yüklenip değirmene götürülüp una dönüştürülerek getirilip eve yerleştirildikten sonra sıra bulgura gelirdi.
Köyde bulgur en gözde besin kaynağımızdı; yemeklerimizin çoğu bulgurdan yapılıyordu. Köyde düğünlerde, sünnetlerde ve özel günlerde kazanlarla etli veya sade bulgur pilavı pişirilirdi. Evlerde tencerelerle pişen bulgur pilavına aile bireyleri kaşık salar, içli köpte, ayranlı veya yoğurtlu köfte, kısır gibi birçok yemek bulgurdan yapılıyordu. Bu nedenle her yıl aileler bir kileden (Bir kile sekiz teneke, bir teneke on altı-on yedi kg.)fazla bulgur hazırlamak zorundaydı. Sofralarımızın olmazsa olmazı olan bulgurun hazırlanışı ise birçok zor işlemden geçirilerek hazırlanıyordu.
Harmanlar kaldırıldıktan sonra bulgur yapılmak üzere ayrılan buğdaylar çuvallarla çeşmeye taşındıktan sonra dedelerimizden bize intikal eden beş altı asırlık Lotar dutun altına taşlarla bir seyyar ocak yapılarak bulgur kazanı getirilip üzerine konurdu. Köyde çoğu ailenin dut, üzüm ve bulgur kaynatmakta kullanılan çok büyük kazanları vardı. Çeşmeye getirilen bulgurluk buğdaylar tekrar yıkanarak kazana doldurularak kıvamını buluncaya kadar kaynatılarak çuvallara doldurulup damlara serilen savanların üzerine getirilip serilirdi. Bulgur kaynatılırken çeşmeye gelen herkese bir tabak kaynamış buğday(Hedik), üzerine ceviz konarak ikram edilir, tabağı alan kendisine ikram edilen hedikleri afiyetle yedikten sonra çeşmeden bakracını doldurarak evine dönerdi. Kaynatılan buğdaların tamamı kaynatılıp damlara taşınıp serildikten sonra da işleri bitmezdi. Bulgurluk buğdaylar kuruyuncaya kadar günlerce karıştırılarak içinde bulunan taş ve topraklar temizlenirdi. Kuruyan kaynamış buğdaylar çuvallara doldurularak değirmenlere götürülmek üzere hazırlanırdı.
O yıllarda köyümüze üç dört km. Uzaklıkta bulunan bir hayli değirmen vardı, değirmenlerin üçü köylülerimize aitti. Köyümüz içinden Murat nehrine doğru akan dere suları ile Hedi, İbolar ve Nüşkuşağı tarafından akıp gelen suların birleştiği alandan alınan sular birbirleri arasında ellişer metre arayla inşa edilmiş değirmenleri çalıştırıyordu. Ayrıca Nüşkuşağı köyü alt bölümünde bir değirmen ve İbolarda bir değirmen daha bulunuyordu ve bütün çevre köyler bu değirmenlerden istifade ediyorlardı. İbolar’da bulunan değirmen yıl boyunca faaliyetini sürdürdüğü halde diğer değirmenler dönemsel olarak çalıştırılıyorlardı,
Bulgurluk buğdaylar kaynatılıp kurutulduktan sonra da bulgura dönüşmek için bir hayli işlemden geçmek zorundaydı. Daha önceki dönemlerde köydeki sokularda bin bir emekle hazırlanan bulgurlar, sonraki yıllarda değirmenlere götürülüyordu. Kurutulan bulgurluk buğdaylar çuvallara doldurularak değirmenlere götürüldüğünde önce ısaltılarak Ding’e konur, ding taşının taneler üzerinde dolaşması sonrası taneler üzerindeki kepekler sıyrılmaya başlar. Buradan çıkarılan buğdaylar değirmenin damına çıkarılarak savanların üzerine serilerek kurutulurdu. Akabinde kuruyan buğdaylardan kepekleri ayrıştırmak için rüzgârın çıkması beklenirdi. Çoğu kez gündüz rüzgâr esmediğinden geceyi beklemek zorunda kalırdınız. Rüzgâr alınır alınmaz bulgurluk buğdayların kepekten arınması için savrulur ve temizlenen buğdaylar çuvallara doldurularak değirmene indirilirdi. İkinci kez dinge giren bulgurluk buğdaylar ıslatılmadın işlenir ve çıkan bulgurlar sahipleri tarafından elenerek pilavlık bulgur, düğürcek ve bulgur unu olarak tasnif edilerek çuvalara doldurulup eve dönülürdü.
Eylül ayında badem ve cevizler çırpılarak, üzümler toplanarak eve taşınırdı. Cevizlerin yeşil kabukları temizlenir, yaş cevizlerin bir bölümü kırılarak ceviz içleri iplere takılarak kurutulup orcik yapılmak üzere hazırlanırdı. Üzümlerden pestil, iplere takılıp kurutulan ceviz içlerinin hazırlanan marmelatta(Maleze) batırılarak hazırlanan orcik, yine dövülen kuru ceviz içleri ile üzüm marmelatından hazırlanan Gırmıti ve bağ tarhanası hazırlanmaya başlanırdı. Bunlar yapılırken bir yandan da sebzelerden turşular hazırlanır, kışlık odun ve kırşikler ile kurumuş tezekler kapalı alanlara yerleştirilmeye çalışılırdı.
Kışa girmeden son bir iş kalmıştır; birçok ailenin sürüye katmadan evde beslediği hamile olmayan bir keçi veya koyunu keserek kavurma yapması... yapılan kavurma bir yıl boyunca o ailenin et ihtiyacını karşılıyordu. Onun dışında birinin hayvanı hastalanmadan kesilmez, başka kaynaktan et alınmazdı.
Sebzelerin ekilerek çapalanıp yetiştirilmesinde; ekinlerin biçilmesinde, harmanların savrulup elde edilen ürünlerin ekmeğe aşa dönüştürülme aşamasında, taşınacak yüklerde, sağılacak inek ve koyunlardan sağdıkları sütleri yoğurt, ayran, tereyağı, peynir yapmada, hayvanların bakımından ve bulgurun kaynatılıp hazırlanarak değirmenlerde elden geçirilmesine kadar hemen her işte kadının emeği göz nuru vardı. Kadın, ev işlerinden üretime en büyük katkıyı sağlayan; çocuklarına bakıp büyüten, aileyi doyuran, besleyen, ayakta tutan bireylerin başından geliyordu.
Artık köyde birçok ailenin ve hayvanlarının kışlık ihtiyaçlarının çoğu hazırlandığından herkes kışa hazırdır