Bugun...


YAZAR : CEM BAYINDIR

facebook-paylas
TEHLİKELİ SÖZCÜKLER TARİHİ
Tarih: 26-07-2026 10:41:00 Güncelleme: 26-07-2026 10:41:00


TEHLİKELİ SÖZCÜKLER TARİHİ

 

 

 

Şu günlerde insanların bir tümce kurarken, bir başlık atarken ya da "paylaş" tuşuna basarken hatta bir paylaşımı beğenirken duyumsadığı duraksama yeni sayılmaz. Yeni olan, duraksamanın gündelik yaşamın sıradan bir yansımasına dönüşmesidir.

Anlatım ve düşünce özgürlüğünün daraldığı dönemlerde topluma, siyasetin ve dilinin sınırları yeniden çizilir, yenide dayatılır.

Peki; hangi sözcük "sakıncalı", hangi dokundurma "tehlikeli", hangi soru "kuşkulu" sayılır?

Bu soruların geçmişte de sorulduğunu anımsamak, bugünkü dönemin nasıl oluştuğunu anlamamıza yardımcı olur. Çünkü baskı yönetimleri önce insanı değil, dili hedef alır, bu tip yönetimlere göre dil denetlenebildikçe, düşüncenin dolaşımı da denetlenebilir.

II. Abdülhamid döneminin denetim ortamı, yalnızca gazetelerin kapatılması ya da karşıtların sürgüne gönderilmesiyle sınırlı değildi; sözcükler, tek tek "suç" tutumu görebiliyordu.

Dönemin basın yaşamına ilişkin anlatılar, denetim görevlilerinin basımevlerine girip metinlerde sakıncalı görülen sözcüklerin izini sürdüğünü, kimi sözcüklerin ise neredeyse "yasaklı sözlük oluşturabilecek çoklukta" bir baskıya dönüştüğünü aktarır.

"Hürriyet", "istiklâl", "cumhuriyet", "grev", "ihtilâl',"suikast", "dinamit", "burun", "bomba"... Bugün kulağa hem tarihsel hem de komik gelen bu liste, bir gerçeği çıplak biçimde gösteriyor:

Erk, sözcükleri gözdağı olarak gördüğünde, sözcüğün gösterdiği gerçekle yüzleşmek yerine sözcüğün kendisini ortadan kaldırmaya yönelir.

Bu noktada bir ayrımı belirginleştirmek gerekir. Abdülhamid döneminde denetim, tek başına "keyfî bir yasakçılık" değil; çağdaşlaşan devlet aygıtının kurumsal bir yöntemi olarak işletilmiştir.

19. yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan yenilikler, merkezi bürokrasinin büyümesi ve hukukun yeniden düzenlenmesi, bir yandan "çağdaşlaşma" savı taşırken öte yandan karşıtlığı 'siyasi suç' sınıfı içine çekti. Dönemin metinleri, Osmanlı’nın sözlüğüne "siyassal suç" kavramının bu süreçte yerleştiğini anımsatır.

Devlet, muhalefeti artık yalnız "karşıt düşünce" olarak değil, "kamu düzenine dönük tehdit" olarak tanımlamaya başlar ve tanımlamaya giren her yeni kavram, anlatım alanından bir tuğla daha söker.

Bu tanımın simgesel dönemeçlerinden biri 1873 baharıdır. Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelenen Vatan yahut Silistre kamusal bir coşku dalgası yaratmış, salonu dolduran kalabalık oyunun akışına katılmış, "Yaşasın vatan!" çığlıkları, tiyatro salonundan sokağa taşmıştır.

Oyun bittiğinde coşku dinmez; ertesi gün İbret gazetesi basımevi önünde toplananlar, yazarı Namık Kemal’i görmek ister. Göremezler; ama Kemal’in vatan sevgisini selamlayan bir notu gazeteye bırakıp dağılırlar. Bu sahne, düşüncenin nasıl örgütleyici bir güç olabildiğini; aynı zamanda erkin, düşünceyle bağlantı kuran kitleyi "tehlike" olarak okuduğunu anlatır.

Namık Kemal’in sürgüne gönderilmesi, "vatan" sözcüğünün bile siyasal çekince taşıdığı bir yönetim mantığını gözler önüne serer: Sorun bir tiyatro metni değil o metnin insanlarda uyandırdığı "yurttaşlık" düşüncesidir.

İlginç olansa aynı söz, aynı ad ve aynı metin, başka bir dönemde resmî belleğin parçasına dönüşebilir. Namık Kemal’in yıllar sonra pullarda, ders kitaplarında, anma törenlerinde yer bulması; bir zamanlar "sakıncalı" görülen dilin, yeni bir erk anlatısına eklemlenebildiğini de gösterir.

Demek ki iş sözcüğün kendisi değil, sözcüğün kimi, neyi ve hangi geleceği çağırdığıdır. Dün "tehlikeli" sayılan söz, yarın "ulusal" sayılabilir; ama bu dönüşüm, anlatım özgürlüğünün kazanımı değil, erkin, dilin tek belirleyicisi olduğunu gösterme biçimidir.

Dilin suç sayılması yalnız yerelde değil, sürgünde de sürer. Sami Paşazade Sezai’nin Paris’te geçen Jön Türk anlatısı, karşıt kişilerin nasıl etiketlendiğine ilişkin çarpıcı bir pencere açar.

Abdülhamid yönetimi, kimi karşıtları "anarşis" diye yaftalayarak hem içeride hem dışarıda yasallık üretmeye çalışır: Avrupa’da anarşizm denince akla gelen bombalar ve suikastlar, Osmanlı muhalefetine de yapıştırılır; böylece siyasi itiraz, zorbalıkla eş anlamlı kılınır.

Etiket, bir düşüncenin tartışılmasını engelleyen bir kalkan gibi işler. "Anarşist" denildiğinde, karşıdakinin savını duymaya gerek kalmaz; konuşma, daha başlamadan "güvenlik" gerekçesiyle bitirilir.

Bu dil oyununu yakından tanıyoruz. Günümüzde anlatım özgürlüğünün daralması, kuşkusuz 19. yüzyılın denetim yöntemleriyle bire bir aynı değil. Basımevi baskınlarının yerini, çoğu zaman soruşturma gözdağı, erişim engeli, ortam kaldırma istekleri ve dizgesel özdenetim alıyor.

Bir dönem "sakıncalı sözcük" listeleri konuşulurken, bugün "sakıncalı paylaşım", "sakıncalı bağlantı", "sakıncalı beğeni" gibi daha akışkan ve iz sürmesi güç sınıflarla karşı karşıyayız.

Belirsiz tanımlar, geniş yorum alanları ve hızla yayılan sayısal izler; düşünceyi değil, düşüncenin dolaşımını hedef alan yeni bir denetim yapısı kurduğunda varılacak sonuç kamusal tartışmanın nitelik yitiminden başka bir şey olmayacaktır.

Artık, ne yazık ki, insanlar düşüncelerini açıklarken önce 'nasıl anlaşılır?' sorusunu değil, "nasıl soruşturulur?" sorusunu hesaplar biçime geldi.

Gazetecilik de, yalnız haber doğrulama ve kaynak koruma mesleği olmaktan çıkıp aynı zamanda çekince yönetimine indirgenir oldu.

Üniversitede seminer başlığı, bir çizim, çarpıcı bir söz, bir komedyenin şakası, bir şiir alıntısı; her biri bağlamından koparılıp "niyet okuma" aracı yapılırsa böyle bir ortamda toplum ne yazık ki, kendini anlatmanın değil, kendini sakınmanın dilini öğrenir.

Dil daraldıkça düşünce daralır; düşünce daraldıkça siyaset, gerçek sorunlara çözüm üretmek yerine simgeler ve düşman imgeleri üzerinden yürütülen bir gösteriye dönüşür.

Tarih, bu alışkanlığın bedelini de göstermekte. Abdülhamid döneminin sözcük avcılığı, karşıtları susturmayı başardığı gibi, düşüncenin dolaşımını da yavaşlattı hatta kamusal aklı daralttı, 'tehlikesiz' görünen bir dilin içine tüm toplumu hapsetti. O dil, siyaseti arındırmadı; tam tersine siyaseti yer altına itti.

Kısaca; sürgünler, yasaklar ve etiketler, hapisler muhalefeti yok etmedi; onu başka biçimlerde yeniden üretti. 1908’e giden yolun taşları, bir bakıma o yasakların yan ürünleriyle döşendi. Devletin baskı gücü arttıkça, itiraz daha parçalı ama daha inatçı biçimde geri döndü.

Bugün de benzer bir döngünün eşiğinde değil miyiz?

Toplumun eleştiri kanalları tıkandığında sorunlar ortadan kalkmıyor; yalnızca görünmezleşiyor. Görünmezleşen sorun, bir süre sonra daha sert biçimde geri dönüyor. Bu nedenle anlatım özgürlüğünü salt bireysel bir hak olarak göremeyiz, anlatım özgürlüğü düşünmenin, toplumsal aklın olmazsa olmazıdır.

Sözün, sözlerin dolaşımı engellendiğinde, gerçeğin yerini, kumpas kuramları, palavralar, söylentiler, kuru övünmeler ve korku alır; kamusal alanın bilgiyle değil palavrayla biçimlenmesinin sizi nereye götüreceği de ortadadır.

Peki çıkış nerede? Tarihin içinden gelen en kolay ders, sözcükleri suç olmaktan çıkaran bir hukuk düzeni kurmadan güvenliğin de sağlanamayacağıdır.

Anlatım özgürlüğü, "bize yakın" olanın hakkı değil; tam tersine, rahatsız edici, ters, sert, hatta haksız görünen sözün de korunmasıyla anlamlıdır.

Gazetecinin, yazarın, sanatçının ve sıradan yurttaşın, düşüncesini açıklarken "doğru mu?" denli "tehlikeli mi?" diye de tartmak zorunda kalmadığı bir ortam, yalnız demokrasinin değil, gündelik yaşamın da soluk alanıdır.

Bu ortam, güçler ayrılığına dayanan bir yargı düzeni, açık ve dar yorumlanabilir kurallar, basın özgürlüğünü koruyan güvenceler ve özellikle erki rahatsız eden sözün de geçerli kabul edildiği bir siyasal kültür gerektirir.

Yukarıda da belirtmiştik; Namık Kemal’in oyunundan yükselen "Yaşasın vatan!" sesleri, bir dönemin korkularını tetiklemişti; çünkü "vatan" sözcüğü, uyruk olmaktan yurttaş olmaya giden bir düşünceyi geliştiriyordu.

Bugün de "hürriyet" (özgürlük) sözcüğü benzer bir sınavdan geçiyor. Sorular şunlar:

Sözcüklerden korkmakla toplumun gerçeklik arayışına ne denli yanıt verilebilir ki?

Eğer bir toplum, kendi sesinden caymaya razı gelirse geriye adamakıllı ne kalır ki?

Anlatım özgürlüğünün daraldığı her dönemde, önce sözcükler suçlanır; sonra sessizce izlemek kurallaşır. Oysa sessizlik, bir huzur belirtisi değil, çoğu zaman bir baskı işaretidir.

Bilinmelidir ki; geçmişin "hapse götüren sözcükleri"ni anımsatmak, bugünün 'hapse götüren paylaşımları"na yapılan itirazın tarihsel dayanağını kurmaktır ve en önemlisi sözlerimizin özgürlüğünü savunmak, aslında yurdumuzu, ülkemizi, onurlu yaşamı savunmaktır...

CEM BAYINDIR, Ocak, 2026

 



Bu yazı 64 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
3552 Okunma
3081 Okunma
896 Okunma
717 Okunma
634 Okunma
582 Okunma
567 Okunma
543 Okunma
491 Okunma
484 Okunma
479 Okunma
426 Okunma
425 Okunma
415 Okunma
397 Okunma
346 Okunma
319 Okunma
314 Okunma
300 Okunma
296 Okunma
293 Okunma
254 Okunma
206 Okunma
195 Okunma
4690 Okunma
4120 Okunma
4103 Okunma
4062 Okunma
3694 Okunma
3651 Okunma
3552 Okunma
3469 Okunma
3339 Okunma
3134 Okunma
3095 Okunma
3081 Okunma
2723 Okunma
2042 Okunma
1193 Okunma
1147 Okunma
1026 Okunma
921 Okunma
896 Okunma
896 Okunma
874 Okunma
866 Okunma
863 Okunma
817 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI