Bugun...


YAZAR : ALİ OĞUZ

facebook-paylas
HEP ÇOCUK KALDIM...
Tarih: 04-10-2026 16:26:00 Güncelleme: 04-10-2026 16:31:00


HEP ÇOCUK KALDIM...

 

Sosyal Medya da gezinirken rahmetli Aydın Boysan’ın: “Hızır gelip de, bir kez daha ömrümün bir bölümünü yaşama fırsatı verse, ben ilk yıllarımı seçerdim. Yarı aç midem, üşüten giysilerimle... çünkü, o kötü koşullara rağmen daha mutluyduk.” Söylemini okuduğumda aynı görüşte birleştiğimizi fark ettim. Oysa, Aydın Boysan İstanbul’da doğmuş, çok iyi koşullarda eğitim görmüş ülkemizin saygın isimlerinden biriydi, benim yaşamım onunla mukayese dahi edilemezdi. Çünkü ben: kayalar arasında inşa edilmiş bir dam evinde doğmuş, çocukluğum yoksulluk ve zor yaşam koşullarında geçmişti. Sabah gün doğmadan bağa, bahçeye, tarlaya koşuyor; akşam hava kararınca eve dönüyorduk. Çok çalışıyor, çok yoruluyorduk ama, tüm aile sofraya oturduğumuzda o günkü yorgunluğumuzu unutuyorduk. O günlerdeki yaşamımın özenilecek hiçbir yanı yoktu, buna rağmen yaşlandıkça o günleri özlemle anımsamaya başladım. O yıllarda bir işten diğerine koşuşturmaktan, bakıp ta göremediğim güzellikleri geç fark ettiğimi anladım... 

 Köyün bir yanı, yemyeşil bahçelerden oluşurken diğer alanlar dağlık ve kıraç arazilerden ibaretti. Bir yandan çeşmelerinden buz gibi sular akarken, bir yanı kuraktı. Köyün geçmişinin asırlık meyve ağaçlarından ibaret olduğunu sanıyordum; oysa köyün çok eskilere dayanan bir geçmişi vardı. Yaptığım araştırmalarda köyün hangi tarihte kurulduğunu tespit edememiştim ama, Osmanlı arşivlerinde yapılan incelemelerde 14. Yüzyıllarda itibaren Çemişkezek, Harput ve Keban’a bağlı bir köy olarak vergilendirildiğine dair belgeler mevcuttu. Tarihi kalesi, farklı kültürlerin izlerini taşıyan yıkıntılar bizi daha eski tarihler taşıyordu. Muhtemelen yüzlerce kültüre ev sahipliği yapmıştı köyümüz, biz doğmadan önce birbirlerinin örf ve adetlerinden rahatsız olmadan Fılla(1) denen Hıristiyan bir toplulukla yıllar yılı barış içinde yan yana yaşamışlardı...

Fıllalar köyden ayrıldıktan sonra köylü arazilerin tamamını sahiplenmiş fakat, zamanla artan nüfus köy insanını doyurmaya yetmez olmuş. köyde Herkes durmadan çalışarak geçimini zar zor sağlamaya çalıştığı bir dönemde köyde açılan ilkokuldan mezun olan çocukların Köy Enstitülerine alınıp öğretmen olarak köye dönmeleri aydınlanmanın önünü açmıştı. Sonraki yıllarda Keban madenlerini işleten Etibank’ta, Keban barajında iş bulan köylülerimiz farklı illere dağılarak daha iyi geçim imkanları bulunca göç hız kazandı. 1990’lı yıllarda köy tamamen boşalıverdi. Köyün boşalmasını fırsata çeviren bilinmeyen kişi veya kişilerce yapılan kazılarda çıkarılan tarihi eserler alınıp götürülmeye başlandı. Kale duvarları, Fılla mezarları kazılıp tahrip edildi. Yaz aylarında köye her gidişimde geceleri kapı önüne çıktığımda karşımızda bulunan Kilise deresi(2) ve Kale çevresinde el lambalarıyla yapılan kazılara şahit oldum. Köyü araştırırken gezip dolaştığım birçok alanın kazılıp tahribatta uğradığını gördüm. Buraları kazanlar ne aramışlardı, buldukları zihnet eşyaları mı yoksa tarihi kalıntılar mıydı? Bilmiyorum. Bir gerçek vardı ki köy sürekli aşındırılıyordu.

Son yıllarda küçük çaplı da olsa köye dönüşler yapıldı ama köyün eski görüntüsü yoktu artık... Geçmişte ekin ektiğimiz arazilerimizi, bağ ve bahçemizi terketiğimiz için harabeye dönüşmüşlerdi. Oysa o yıllarda tarlalarımızı sürüp ekiyor, bağ ve bahçemizi koruyorduk; yeterli hayvanımız vardı. Babam erken vefatı etmişti, evin tüm yükü annemin üzerine kalmıştı. Buna rağmen küçük yaştan başlayarak bizler de anneme destek olmaya çalışıyor, geçinmek için gecemizi gündüzümüze katarak çalışıyorduk. Tarlalarımıza ektiğimiz ürünler, ihtiyacımızdan fazlasını veriyordu. Bahçemizde başta dut ve ceviz olmak üzere birçok asırlık meyve ağaçlarımız vardı. Fakat aldığımız ürünleri pazarlama imkanımız yoktu. Tarlalarda elde ettiğimiz üründen ihtiyacımız kadarını un, bulgur ve dövmeye dönüştürdükten sonra artanı bir yıl sonrayı düşünerek yedekte tutuyorduk. Bahçemiz dışında bir hayli asırlık dut ağaçlarımız vardı fakat elde ettiğimiz dutlardan sadece pekmez, pestil, kuru dut ve reçel yapıyor, fazlasını hayvanların samanına katarak kışın hayvan yemi olarak kullanıyorduk. Üzümlerden sadece pestil ve bağ tarhanası yapılıyordu. hayvanlarımızdan sağdığımız sütler günlük yoğurt yapılıyor, tuluklarda yayılarak ayran ve tereyağı ayrıştırılıyordu. Arada bir de mayalanarak peynire dönüştürülüyordu. Tavuklarımız vardı ama yumurtalarını pazarlama imkanımız yoktu. Gece gündüz çalışarak ağır bir bedel karşılığında ürettiklerimiz bize yetiyordu, daha ne isteyebilirdik ki? Biz bize yetiyorduk ama köyde bu imkanlara sahip olmayan onlarca insan vardı; herkes daha rahat ve daha iyi geçim peşindeydi.  Erkeklerin çoğu köy dışında iş ararken bir yandan da çocuklarını okutmak  için seferber olmuştu. Annem de durmaksızın çalıştığı halde bizleri okutmaya çalışıyordu.

O zor koşullarda, bize yol gösteren, destek olan kimseler olmadığı halde okuyup ekmek sahibi olduk. Biz de birer birer köyü terk ettik. Arada bir özlemlerimizi gidermek üzere bir haftalığına, on günlüğüne köyümüzü ziyaret ettik. Bu ziyaretler sırasında köyde küçük büyük herkesle oturup sohbet ederek geçmiş günlerin özlemini dillendirdik. Bir gün köyden biriyle sohbet ederken ben çektiğimiz sıkıntılardan söz edince o bana:

“Siz ne çektiniz ki, karasabanla tarlaları süren annen, bahçe ve tarlaların harıklarını açan annen, sebzeyi ekip yetiştiren annen, davar ve sığır nöbetlerine giden annen...” demişti. Haklıydı. Annem bunları ve daha fazlasını yaparak bizi büyüttü, fakat biz de az çekmedik.

Babam vefat ettiğinde henüz yedi buçuk yaşında olan ben ailenin en büyük çocuğuydum. Annem dört çocukla kalakalmıştı bir dam odada. Ona yardım edecek kimseler yoktu, yaşımız oranında annemize yardım etmek zorundaydık.  Ben sekiz yaşımdan başlayarak yırtık ayakkabılarımla, yaklaşık 10 km. Köyün dışındaki Sınağpır’da, Hışinik’te, Mandere’de(3) o dere tepeleri aşarak ekin biçip günde en az on defa biçtiğiniz ekini şara(4) yapıp annemle birlikte eşeğe yükleyerek yaya olarak eşeğin peşinde evimizin yanındaki harmanınıza taşıdım. Sonraki yıllarda da çift sürdüm, ekin ektim ekin biçtim bu bölgelerde. Köyde yaşıyorsanız size destek olan kimseler de yoksa, gücünüzün yettiği her işe koşturmak zorundasınız. Ben de elimden gelen her işe koşturup durdum. Önce kuzu gütmeyi, davar ve sığır nöbetlerine annemle birlikte gitmeye başladım; ardından çift sürmeyi denedim, biçtiğimiz buğday saplarını pırnat,(5) ardından bağ yapmayı, şara yapıp harmanlara taşımayı öğrendim. Harmanda düven sürdüm, harman savurdum. Sulak tarlamızdaki buğdayı biçip yerine güzlük fasulye ekmeyi, su sulamayı, sebze ekip yetiştirmeyi, bağ ve bahçemizin harıklarını açıp su götürmeyi öğrendim. Yağmur, kar ve tipiye rağmen okula gitmeyi de ihmal etmedim. Ayrıca o işleri yaparken:

Ben ve aynı mahallede oturan çocuklarla birlikte beş yıl boyunca Taş mahalleden yaklaşık beş km.lik yolu yağmur, kar, fırtına ve dondurucu soğuklara direnerek, dağdan dereye inip tekrar dağı tırmanarak köy okuluna yaya gidip geldim. Buna rağmen şanslıydım, çünkü bizden beş km, uzaktaki mezramız Mandere’den gelen çocuklar kışın dondurucu soğuğunu köyün girişindeki bizim evimizde ısınarak bizimle birlikte okula gidiyorlardı. Ayrıca Nüşkuşağı (Aslankaşı) köyünden okulumuza gelenlerin durumları daha kötüydü. Ben on bir yaşımda başadığım Keban ortaokuluna, köyde aynı yaştaki çocuklarla birlikte her Pazartesi günü horozlar ötmeden kalkıp 22 km.lik yolu yaya giderek okula yetişmeye çalışıyorduk. Yaz kış demeden yorucu bir yolculuktan sonra, Keban’a varır varmaz köyden getirdiğimiz yiyecek ve giyecekleri eve bırakarak okula yetişmeye çalışıyorduk. Cumartesi günleri de, saat 13.00’te bayrak töreninden sonra okuldan çıkarak yaya olarak köye dönüyorduk. O yaşlarda vadiler, tepeler, iniş ve yokuşları aşarak uzun bir yürüyüşten sonra okula vardığımızda ders dinleyecek mecalimiz kalmıyordu. Kış günleri dondurucu soğuğa sabahın ayazı da eklenince iliklerimize kadar üşür, donmamak için koşarak varacağımız yere yetişmeye çalışırdık. Bazen soğuk ve dondurucu havada rüzgarın savurduğu kar taneleri yüzümüze yapışır, nefes almakta zorlanırdık. Buna rağmen ben, ortaokul bitinceye kadar anneme ve kardeşlerime bir faydam dokunur diye aksatmadan her hafta sonu köye gidip geldim.Ortaokulu bitirdikten sonra, ben ve benim gibi okul peşinde koşanlar, Elazığ ve diğer illerde okuyanlar Elazığ’a gitmek için köyden çıkarak 11 km,lik yolu yaya yürüyerek Çemişkezek köprüsüne gidip geçecek bir vasıta beklemek zorundaydılar. Elazığ’dan dönerken de Çemişkezek köprüsünde inip yaya köye gelmekten başka şansımız yoktu. Elazığ’a gitmek için ikinci bir şansımız vardı: 12 km. yaya yürüyerek Elazığ-Keban yoluna gidip saatlerce geçecek bir vasıta beklemekten başka şansımız yoktu.Benim düş kurmaya dahi vaktim yoktu, beni yönlendirecek ne babam, ne annem, ne de bir büyüğüm oldu. Okul seçerken tercihlerimin yanlış veya doğru olduğunu bilmeden koşturup durdum. İşin ilginç yanı birkaç kişi dışında anne ve babası, ağabeyleri hayatta olan onlarca çocuk da benden farklı değildi, herkes kendi yolunu çizmek zorundaydı.

Ben ve yaşıtlarım, her birimiz yüzlerce defa yaya olarak gidip geldik bu yollarda.

Bu koşullarda büyüdüm; iş güç sahibi, çoluk çocuk sahibi oldum. Geriye dönüp baktığımda: sağlıklı ve mutlu bir çocukluk yaşayamamıştım, buna rağmen o yılları tümüyle içimden çıkarıp atamıyordum. Çünkü, anılarım sadece kendi hayatımın yansıtılmasından ibaret değildi, içinde yetiştiğim koşulları da yansıtmaktaydı. Yaşlandım, çocuklarımı daha iyi koşullarda büyüttüm, torunlarımın ise çocuklarıma göre daha iyi koşullarda yetiştiklerini görüyorum. Benim yaşımdaki insanları araştıran bir uzman şöyle yazmış. “Yaşlıyken çocukluk anılarını kırk yaşımızdan daha net hatırlarız.(6)” ve devamında: “Yapılan deneylerde, yaşlı deneklerin(Altmış yaş üstü) daha genç deneklere oranla çocukluk ve ilk gençlik yıllarıyla ilgili çok daha fazla anıyı hatırladıklarını ortaya koymuştur.(7)”  Gönül dostum yazar Erdal Çakıcıoğlu da: “60’lı yaşlardan itibaren çocukluk, çocukluğumuz neden nüks eder?” diye soruyor ve cevabını da şu şekilde veriyor: “İnsan yenileri yaşarken, yanı sıra geçmişi de hatırlıyorsa, problem yok demektir. Ama yenileri unutup, eskilere takılmışsa önemli bir sorunu vardır.”

Sevgili dostum, yenileri unutmadım ama yaşlandıkça ben de hayatımın anlamı olan çocukluğumun üzerimdeki etkisini düşünerek, hep çocuk kaldım. Bu yüzden yazdığım yazılarda dönüp dolaşıp çocukluk yıllarımın anılarına yöneliyorum. Bu nedenle verilen her söze inanıyor, gördüğüm her şeyle bütünleşiyorum. Ne yapayım ben buyum işte... Bir kez daha dünyaya gelsem veya ömrümün çocukluk bölümünü yaşama fırsatım olsa o yılları seçip seçmemek arasında kararsız kalırdım...   

-

Fılla: Gavur, Gayrımüslim.

Kilise deresi: Derenin köy içinde geçen iki dereyle birleştiği alanda çocukluk dönemlerimizde duvaralının bir bölümü duran kilise bulunuyordu. Zamanla o duvarlar da sökülüp götürüldü, günümüze sadece derenin ismi kaldı.

Sınağpır, Hışinik, Mandere: Köyden uzak bölge isimleri.

Şara: Bir eşek yükü buğday sapı.

Pırnat: Buğday sapı demeti.

DouweDraaisma/Yaşlandıkça hayat neden çabuk geçer s.10

Agk. s.50

 



Bu yazı 129 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
3078 Okunma
2202 Okunma
2079 Okunma
2056 Okunma
1494 Okunma
874 Okunma
770 Okunma
717 Okunma
701 Okunma
686 Okunma
480 Okunma
345 Okunma
290 Okunma
281 Okunma
258 Okunma
258 Okunma
247 Okunma
236 Okunma
211 Okunma
156 Okunma
132 Okunma
5711 Okunma
3678 Okunma
3427 Okunma
3291 Okunma
3241 Okunma
3078 Okunma
3043 Okunma
2590 Okunma
2438 Okunma
2346 Okunma
2309 Okunma
2202 Okunma
2079 Okunma
2056 Okunma
1494 Okunma
1436 Okunma
1216 Okunma
1176 Okunma
1117 Okunma
1086 Okunma
978 Okunma
903 Okunma
874 Okunma
865 Okunma
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Takım O G M B A Y P AV
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI