HUKUKSAL DEĞİNMELER
Çağdaş, ilerici ve demokratik bir hukuk devletinin varlık koşulu; güçler ayrılığı ilkesinin kusursuz işlemesi ve bağımsız, yansız bir yargı erkinin yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini eşitlik ve genellik ilkelerine bağlı olarak her koşulda güvence altına almasıdır.
18 Haziran 2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı yasayla ceza yargılaması sistemimize eklenen Sulh Ceza Hâkimlikleri, aradan geçen zamanda evrensel hukuk ilkelerine bağlı olarak hukuk sitemini geliştirmekten-yüceltmekten çok, yapısal sorunları ve tartışmalı uygulamaları ve kararlarıyla adalete inancı zedeleyen bir mahkeme olduğu yergilerine uğramakta.
Kanımca; bu mahkemeler yani soruşturma aşamasında özgürlükleri koruması beklenen bu yargı aşaması, doğrudan kişi özgürlüğü ve hukuksal güvenlik gibi ilkelerle uyumsuz bir yapı olup kaldırılması zorunludur.
2025 yılı kayıtlarına göre; Türkiye hukukun üstünlüğü alanında; dünyada bir hukuk sistemine sahip 143 ülke arasında 118. sıraya gerilemiş bulunuyor. 2015’te 80. sıradaki bir ülkenin 10 yılda 38 sıra gerilemesi olağan değil.
Bu gerilemenin en büyük nedenlerinden biri olan sulh ceza hâkimliklerinin varlığına yöneltilen en temel hukuksal eleştiri, evrensel bir güvence olan “tabii (doğal) hâkim ilkesi” ile çelişmesidir. Büyük adliyelerde bile sayılarının az olması, genelde mesleğe yeni başlamış hakimlerin görev alması, önemli soruşturma dosyalarının belirli ve sınırlı sayıdaki hâkimlere tevdi edilmesinin kaçınılmaz olduğu gibi savlar hukuk devleti ilkelerine zarar vermektedir. Bu durum, yürütme erkinin yargı üzerindeki etkisinin arttığı yönündeki kaygıları beslemekte, güçler ayrılığı ilkesini ve yargı bağımsızlığını da yaralamaktadır.
Hukuka aykırılık yergilerinin bir başka odak noktası ise yargısal denetimi işlevsiz kılan “yatay itiraz mekanizması”dır. Hukuk tekniğinde olağan olan verilen kararların daha üst ve geniş yetkili bir mahkeme eliyle denetlenmesidir. Oysa sulh ceza hâkimliklerinin sistematiğinde, bir hâkimin verdiği tutuklama ya da erişim engelleme kararına itiraz başvurusu, hemen bitişik odadaki bir sulh ceza hâkiminin önüne düşebildiğinden itiraza konu kararlardaki hukuka ve yasaya aykırılıklar denetimsiz kalabilmektedir.
Eşit statüdeki hâkimlerin birbirlerinin kararlarını denetlediği bu döngü, kararların üst bir mahkemece nesnel ve etkin biçimde değerlendirilmesini engellemekte, itiraz hakkını biçimsel bir işleme indirgemektedir.
Uygulamada en ağır sonuçlar ise “kişi hürriyeti ve güvenliği” hakkı üzerinde doğmaktadır. Evrensel hukukta ve Ceza Muhakemesi Yasamızda tutuklama, sıkı koşullara bağlı ve yalnızca zorunlu durumlarda başvurulması gereken “istisnai bir koruma tedbiri”dir. Ancak sulh ceza hâkimliklerinin uygulamalarında tutuklama, ne yazık ki neredeyse artık bir kural biçimini almış ve olağan bir “peşin cezalandırma” aracına dönüştürülmüştür.
Kişi özgürlüğünü kısıtlayan ve yıllarca bile sürme olasılığı olan tutuklama tedbiri; yine arama veya adlî kontrol kararları; somut delillerle gerekçelendirilmek yerine, “kaçma şüphesi” ve “delil karartma tehlikesi” gibi soyut dayanaklarla verilebilmektedir.
İnfaz Yasası'na göre yatarı olmayan, en hafif sonuçlar doğuracak suçlamalarda bile bu şablon gerekçelerle özgürlükler kolayca ellerden alınabilmektedir. Bu durum, özellikle seçilmiş muhalif siyasetçilerde, demokratik kitle örgütü temsilcilerine ve siyasetçilere yönelik hukuk uygulamalarında daha da belirginleşmektedir.
Seçilmiş yerel yöneticiler, muhalif tavırlı sanatçı, yazar, akademisyenler kesin kanıtlara ulaşılmadan, inandırıcılıktan uzak savlarla suçlanabilmekte, üstüne bir de ana suçlamanın yanına birkaç suç tipi daha eklenebilmekte ve her bir suçlamadan ayrı ayrı tutuklama kararları tesis edilerek tutukluluğun uzun sürmesinin önü açılmaktadır. Birçok yurttaş, hukukun araçsallaştırıldığı izlenimini yaratan bu çoklu tutuklamalarla, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının zedelendiğini düşünmektedir.
Öte yandan, bu hâkimliklerin anayasal haklara müdahalesi yalnızca bedensel özgürlüklerle sınırlı kalmamaktadır. Ayrı düşünce, siyasal görüşteki internet sitelerine, haberlere ve sosyal medya içeriklerine, sosyal medya hesaplarına yönelik jet hızıyla verilen son derece geniş kapsamlı “erişim engelleme kararları”, halkın haber alma hakkını ve demokratik toplumun can damarı olan ifade özgürlüğünü orantısız biçimde yıpratmaktadır. Yetersiz gerekçelerle alınan bu kararlar, dijital çağda sert bir sansür mekanizması gibi işlemektedir.
Sonuç olarak hukuk; bireyleri keyfîliğe karşı koruyan, toplumda adaleti ve huzuru sağlayan en yüce kalkandır. Tüm mahkemelerin tek amacı adaletin tecellisini yani ortaya çıkmasını sağlamaktır. Hukuk devleti, hukuksal güvenliğin eksiksiz uygulandığı bir yargı düzeniyle olanaklıdır.
Bu bağlamda, yapısı ve işleyişiyle Sulh Ceza Hâkimlikleri en kısa zamanda kaldırılmalıdır. Hukukun üstünlüğü çerçevesinde söz konusu yetkiler, eskiden olduğu gibi yasal teminatları daha güçlü olan Asliye Ceza Mahkemelerine ya da daha kapsamlı denetim sağlayacak geniş katılımlı yargıç kurullarına devredilmelidir.
Yargı makamları peşin infaz ya da ceza aracı değil; özgürlüklerin, adaletin ve aydınlık yarınların teminatıdır.
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|