KEBAN'DA TAVLA

Keban’ın sıcaktan kavrulan, kerpiç duvarlarından toz dökülen bir ikindi saatinde, çarşının ortasındaki Meryem Ana kilisesinin duvarına sırtını dayamış dükkânın önünde bir fırtına kopmak üzereydi. Gerçi ortada ne esen bir yel ne de gürleyen bir gök vardı; fırtına, Dirro Memet’in tam da kaşlarının ortasında tavlanıyordu.
Sabahtan beri dükkânının eşiğinden içeri tek bir Allah’ın kulu adım atmamış, sıcaktan serseme dönmüş üç beş kara sinek dışında semtine uğrayan olmamıştı.
Memet, elindeki sineklikle havayı dövüyor, hem kendi şansına hem de Keban’ın bu bitmek bilmez sıcağına ana avrat dümdüz gidiyordu.
Tam o sırada, sokağın başından Aloş Arif göründü.
Başında hafif yana eğdiği sekiz köşe kasketi, altında şalvarı, yakası kesik gömleği, tespihini şıkırdatan rahat adımları ve dudaklarının kenarına yerleşmiş gülümsemesiyle sokağın tozunu dumana katarak geliyordu.
Arif Ağa, Memet’in yüzünden okunan “bir sen eksiktin birader” ifadesiyle onun bu küplere binmiş halini ta uzaktan sezmiş, keyfi daha da yerine gelmişti.
Eski dostunun damarına basmak, onun için şu üç günlük dünyadaki en büyük eğlencelerden biriydi.
Dükkânın önüne gelince adımlarını yavaşlattı, tespihini cebine atıp ellerini arkasında bağladı. “Kolay gelsin Memet Ağa,” dedi sesini bilerek uzatarak. “Hayırlı işler... Maşallah dükkânın yine ana baba günü. Kara sinekleri sıraya dizmişsin, peşin mi alıyorlar deftere mi yazdırıyorlar?”
Dirro Memet, elindeki sinekliği tahta tezgâha öyle bir çarptı ki, dükkânın raflarındaki birkaç boş teneke zangırdadı. “Git işine yahu avara adam,” diye hırladı. “Ben inek sıçmış gün kurutmuş işlerle uğraşmıyorum. Zaten beynim sıcaktan kara dut pekmezi gibi kaynıyor. Bir de senin o çenenle uğraşmayayım. Di git Bahri’nin kahvesine daha orada ahbaplarınla mı, cingenlerle mi, ahir kimle keyfedersen et, kimin başını şişiriyorsan şişir!”
Fakat Aloş Arif’in gitmeye hiç niyeti yoktu. Tersine, tezgâha iyice yaklaştı, dirseklerini dayayıp Memet’in yüzüne doğru eğildi:
“Kahveye gideceğim, gideceğim de... Yanımda şu sinek avcısını da götüreyim diyorum. Ne zamandı o senle tavla oynamıştık, belki biraz cesaret toplamışsındır. Gerçi senin o şimşir pulları tutacak halin kalmamış, ellerin titriyor sinirden. Korkuyorsan söyle, üstüne gelmeyeyim kıymetli komşum.”
Bu sözler, Dirro Memet’in fitilini ateşlemeye yetti. Gözleri fal taşı gibi açıldı, şalvarını toparlayıp tezgâhın arkasından hışımla fırladı. “Vula sen kimnen aşık atıyorsun. Korkacakmışım! Senin gibi dünkü çağa bir hırnikliden mi korkacağım?” diye gürledi. “Taaav, yürü ula Bahri’nin dükkânına! Darabayı çekip geliyorum. Sana bugün o zarları tek tek yutturmazsam, bana da Dirro Memet demesinler!”
Aloş Arif, istediğini almanın verdiği o derin huzurla kasketini düzeltti. “Aman Memet, tansiyonunu çıkarma, sonra kahvede ölüp gidersin de oyun yarım kalır, çay paralarını ben ödemek zorunda kalırım” diye gülmeye başladı. Memet, şöyle bir bakarak “tatar hamına gelesin hele ağza bak” diye karşılık verdi. Biri öfkeden burnundan soluyarak, öteki keyifli ıslıklar çalarak yan yana sokağa koyuldular. İki eski dost, iki ezeli rakip, Çarşıbaşı'nın tozlu yollarını arşınlayıp kahvenin kapısından içeri girdiklerinde, içerideki herkes fırtınanın koptuğunu çoktan anlamıştı.
Keban’ın sis, tütün ve demli çay kokusuna gömülmüş o en meşhur kahvesinde zaman çoktan durmuş, saatlerin yelkovanı bu loş dükkânın kapısında takılıp kalmıştı. Berber Bahri’nin isli ocağından yükselen çay buharı, tavana asılı lüks lambasının sarı ışığında yavaşça dönerken, kahvehanenin tam orta yerinde ceviz ağacından oyulmuş, şimşir pulları yıllarca insan parmaklarının kahrını çekmekten yassılaşmış o eski tavla duruyordu. Tavlaya iki ezeli rakip, iki inatçı komşu Dirro Memet ve Aloş Arif abanmıştı. Ortalıkta Keban’ın ne kadar işsizi, meraklısı ve delidolusu varsa toplanmış, çıt çıkarmadan etten bir duvar örmüştü.
Oyun sıradan bir zar atma meselesi olmaktan çoktan çıkmış, iki eski dostun yıllardır biriktirdiği inatlaşmanın, tahta üzerinde bir meydan savaşına dönüşmüştü. Dirro Memet, çatık kaşlarının altından rakibine ters ters bakıyor, elindeki kemik zarları avucunun içinde hırsla şıkırdatıyordu. Zarlar avucunda birbirine çarptıkça çıkan takırtı, kahvedeki o derin sessizliği bozuyor, izleyenlerin yüreğini ağzına getiriyordu.
Hemen köşede, iskemlesine ters oturmuş Gardiyan Zihni, kehribar tespihini şaklatarak bir yandan cigarasını içiyor, bir yandan da bıyık altından gülerek laf atıyordu: “At bakalım Memet can! Mızkımızı daraltma, hadi at da görelim, o zarların içinde cinler mi saklı, yoksa senin o kuru inadın mı?” Zihni’nin bu sözleri kahvede hafif bir gülüşmeye neden olsa da Dirro Memet’in kılı bile kıpırdamadı. Zarları tahtanın en ücra köşesine öyle bir hışımla fırlattı ki, zarlar tahtanın üzerinde fırıldak gibi dönmeye başladı.
Kahveyle, oyunla, tavlayla hiç işi olmayan Süslü Mamo bile, açlıktan bir deri bir kemik kalmış ineğini ahırda bırakıp, bacanağı Dirro Memed'i izlemeye gelmiş, heyecandan ceketinin düğmelerini kopartacak gibi masanın kenarına yapışmıştı.
Zarlar döndü, döndü ve şak diye durdu: Şeş-Beş!
Memet’in çatlak dudaklarından muhatabı belli olmayan bir küfürle karışık yırtıcı neşeli bir ses koptu. İnce parmaklarıyla pulları tahtanın üzerinde şaklatarak kaydırdı. Ahşaba çarpan pulların o tok sesi, Kalaycı Kadir’in dizine vurarak ritim tuttuğu parmaklarını hızlandırdı.
Kadir, ceketinin iç cebinden nikelajı dökülmüş klarnetini yarı yarıya çıkarmış, oyunun galibi belli olur olmaz o meşhur havasını üflemek için pusuda bekliyordu. Çünkü bu maç, Kallar mahallesinin aylarca konuşacağı bir itibar meselesiydi.
Sıra Aloş Arif’e geldiğinde, kahvedeki tütün dumanı deyim yerindeyse ortadan yarıldı. Arif Ağa, hiç acelesi olmayan bir adamın rahatlığıyla ağır ağır uzanıp zarları tahtadan topladı. Dirro Memet’in kalesi sapasağlamdı; tek bir açık, tek bir zayıf nokta bile görünmüyordu. Fakat Aloş Arif, dudaklarında sakladığı o ince gülümsemeyle zarları avucunda ısıttı ve bileğinin hızlı bir devinimle tahtaya bıraktı.
Kahvedeki herkes, her eşya, Halise Memed’in ağzından düşmek üzere olan sönmüş sigara izmaritine kadar donup kaldı. Zarlardan biri hemen durdu: Düşeşin ilk altısı! Öteki o devrilesi zar ise tahtanın ortasındaki o ince oyukta, kendi çevresinde dönmeye devam ediyordu. Dirro Memet, zarı gözleriyle dövüyor, neredeyse bakışlarıyla onu başka bir sayıya devirmeye çalışıyordu.
Fakat Aloş Arif’in sabrı galip geldi; zar döndü, döndü, döndü, sarsıldı, yavaşladı ve yorgun bir asker gibi sırtüstü devrildi: İkinci altı! Düşeş!
Kahvenin isli tavanı Gakkoş Mehmet’in “ula valla soyha zara bak, düşeş geldi” coşkulu bağırışıyla inledi. Demirci Rıza’nın elindeki çay bardağı zangırdadı. Aloş Arif, yılların ustalığıyla pulları Dirro Memet’in kalesine birer birer soktu, rakibinin tüm pullarını kırıp tahtanın dışına fırlattı. Dirro Memet’in yüzü düştü, kaşları çatıldı, dişleri sıkıldı ve beklenen o an geldi.
Kalaycı Kadir yerinden fırladı, klarnetini dudaklarına götürdü. O nefesli çalgıdan Keban’ın dumanlı havasını yaran, kıvrak ve neşeli bir Harput havası dökülmeye başladı. Klarnetin sesi kahvenin camlarını titretiyordu. Tam o an, köşede oturan Halise Memed, çay bardağını masaya sertçe bıraktı. Sağ elini kulağına attı, gözlerini yavaştan kapattı ve klarnetin ezgisine uyarak o yanık sesiyle, gürül gürül o meşhur türküye girdi:
“Cahar attım şeş oynadım
Dubarayla yendi beni
Ben candan severim seni”
Halise Memed türkünün ilk kısmını bitirir bitirmez, o güne kadar nefesini tutan tüm kahve ahalisi cümbür cemaat ona katıldı. Süslü Mamo, Gardiyan Zihni, Gakkoş Mehmet ve çay tepsisini havaya kaldıran Demirci Rıza hep bir ağızdan, bağıra çağıra türkünün devamını getirdiler:
“Cahar attım düşeşine
Mailem kalem kaşına
Ben candan severim seni.”
Tüm kahve, hep bir ağızdan söylenen bu türküyle çınlıyordu. Dirro Memet, başlangıçta hırsından dudaklarını ısırsa da, kalabalığın bu neşesi ve türkünün o candan sözleri karşısında daha fazla direnmedi. Yüzündeki o sert ifade yavaşça çözüldü, yenilgiyi kabullenip Aloş Arif’e döndü ve “zarlarda bir hılt iş vardı ama neyse, bugün sana kef lazım” dedi ve ikisi aynı anda uzunca bir kahkaha attılar.
Kahvenin içindeki tütün dumanı, klarnetin kıvrak nağmeleri ve bir ağızdan söylenen türkünün coşkusu birbirine karışıp, Kallar Mahallesinin akşam karanlığı çökmüş ara sokaklarına dalga dalga yayıldı.
Cem Bayındır
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|