Bugun...


YAZAR : CEM BAYINDIR

facebook-paylas
KEMANI KONUŞTURAN USTA
Tarih: 26-04-2026 14:29:00 Güncelleme: 26-04-2026 14:29:00


KEMANI KONUŞTURAN USTA

 

Fırat’ın serin sularının çarptığı sarp kayalıkların, Arapgir’in, Ağın’ın ve Eğin’in yel esen bozkırlarının arasında yankılanan seslerin peşine düştüğümüzde, özel bir ada çıkar yollarımız.

Yöremizin; Elâzığ, Malatya ve çevre ilçelerinin köklü geçmişinin izini sürerken, geçmişin tozlu sayfalarını aralayıp Ağın, Keban, Arapgir sokaklarında, kapı önlerinde, kahvelerinde büyüklerimle uzun söyleşilere daldığımda karşıma çıkan en renkli kişiliklerden biridir o.

Yaşı kemale ermiş yöre insanının anılarını dinlediğimde, kulaktan kulağa aktarılan söylenceleri bir araya getirdiğimde, bu eşsiz yeteneğin toprağımızda bıraktığı silinmez izlerle sarsılıyorum. Geçmişin canlı tanıklarıyla yaptığım her söyleşide, yöre halkının belleğinde derin yaralar ve tatlı gülümsemeler bırakmış bir halk sanatçısının, bir büyük ustanın öyküsü dökülür dört bir yana...

Yanlış bilmiyorsam, nüfus kütüğündeki resmi adı Duran Gezer’dir ama Fırat boylarındaki hemşehrilerinin ona taktığı adla Dilo Kenger, ama en çok bilinen, saygı ve sevgiyle anılan o içten seslenişle; Dilo Dayı derlermiş...

Onu gözlerimle görüp canlı dinleme şansına erişemedim ama Ağın’daki dedem, dayım, annem, babam ve tüm tanıdıklarımdan bana aktarılanlardan, dinlediklerimden ve yörenin yaşlılarının buğulu gözlerle anlattıklarından yola çıkarak onun yalnızca bir çalgıcı değil, kemanına ruh üfleyen eşsiz bir ses yontucusu olduğunu hemen anlıyorum.

Büyüklerimden dinlediğim kadarıyla Dilo Dayı’nın sanatı, okulların soğuk dört duvarı arasında öğrenilmiş, katı kurallara ve ölçülere sıkışmış yapay bir sanat değildi. O; toprağın acısını, Fırat’ın coşkusunu, insanın iç çekişini kemanının tellerine düğümleyen, doğanın bağrından kopup gelmiş dolaysız bir yetenekti.

Ünlü Alman ozan Heinrich Heine’nın, gelmiş geçmiş en büyük keman virtüözü kabul edilen Niccolò Paganini’yi dinledikten sonra “Onun müziğinde meleklerin ağlayışını ve şeytanın kahkahasını aynı anda duydum. O bir kemancı değil, kemanın kendisi olmuş bir hayaletti.” sözünü kullandığı gibi Dilo’nun da incecik, uzun ve zayıf parmakları kemanın sapına sarıldığında, o cansız ağaç parçasından soluk alıp veren, konuşan, baş kaldıran bir canlı yaratırmış.

Dinleyenlerin anlattıklarına bakılırsa, onun kemanından dökülen sesler kâğıda dökülmüş sıradan notalar dizisi değil; insan ağlaması, suya inen koyunların melemesi, uzaktaki çoban köpeklerinin yaman havlaması, yelin dağlık alanlardaki uğultusu ve insanın içindeki o bitmek bilmeyen tasanın ta kendisiymiş. Kemanı öylesine ustalıkla, öylesine candan konuştururmuş ki, dinleyenler gözlerini yumduğunda karşılarında konuşan, dert yanan, sitem eden bir insan olduğuna yemin edebilirlermiş.

Onun yeteneği yalnızca o tellerden dökülen tınılarla, eşsiz çalgı egemenliğiyle de sınırlı kalmazmış. Düğünlerde saz arkadaşlarıyla; gırnatada Burhan, Gani ya da Mustafa Ölmez, ritimde davulcu Çavuş Hüseyin İşçan ve cümbüşte Mehmet Ölmez ile yan yana geldiğinde, ortaya koyduğu görsel ve ezgisel şölen herkesi büyülermiş.

Anlatıcıların yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle, kahkahalarla aktardıkları o unutulmaz gösterileri de varmış, kemanı ağlatmadığı zamanlarda, çalgısını bir yana bırakıp tam bir tiyatro oyuncusuna dönüşürmüş Dilo Dayı. Hele de ceketinin bir kolunu ters giyip, bedeniyle biçimden biçime girerek, o kendine özgü jest ve mimikleriyle, yüksek perdeden “zakkum zakkum!” nidaları atarak köpekleri çağırma yansılaması varmış ki, dinleyenlerin anlattığına göre düğün yerindekiler gülmekten kırılır, bu eşsiz gülmece gösterisini hayranlıkla izlerlermiş.

Çalarken ve oynarken yüzünde beliren o devinimler, müzikle tümleşen bedeni, onu sıradan bir virtüöz olmaktan çıkarır, eşsiz bir sahne ustasına, halkın ta kendisine dönüştürürmüş. Çocuklarla çocuk, büyüklerle büyük olmayı bilen, her kalıba girebilen bir insanmış. Bernard Shaw da öyle demiyor mu:“Bir keman virtüözü, tellere yalnızca parmaklarıyla değil, sinir uçlarıyla dokunabilen kişidir.”

Dilo Dayı’nın yeteneğine ilişkin kuşaktan kuşağa aktarılan, yöre halkının belleğine kazınmış masalsı bir söylence daha vardır. Beni en çok etkileyen, yöre kültürünün gücünü gösteren anlatılardan biridir bu. Geçmiş yıllarda Ençiti köyünde doğup büyümüş, daha sonra zorlu yaşam koşulları nedeniyle umutlarını Amerika’ya taşımak zorunda kalmış Ermeni bir hemşehrimiz, yıllar sonra ata topraklarını, çocukluğunun geçtiği tozlu köy yollarını görmeye gelir. Yolu Arapgir dolaylarında kalabalık bir düğüne düşer. Yurt özlemiyle yanan, sanata da büyük bir yatkınlığı ve saygısı olan bu gurbetçi sanatsever, kalabalığın arasında Dilo Dayı’yı görür.

Dilo Dayı’nın elindeki o kırık dökük, yıpranmış, yorgun kemanla nasıl harikalar yarattığını, zayıf parmaklarının teller üzerinde nasıl dans ettiğini şaşkınlık ve hayranlık içinde, soluksuz izler. Gördüğü bu yalın yetenek karşısında neredeyse büyülenmiştir. Amerika’ya döner dönmez, bu büyük ustaya yaraşır, pahalı bir “Stradivarius” kemanını özenle kutusuna yerleştirip Arapgir postanesine yollar.

Günün birinde Arapgir PTT’sinden Dilo Dayı’ya kısa bir çağrı kâğıdı gelir: “Koliniz var, gelip alın.” Dilo Dayı şaşkındır; dünyanın öbür ucunda kimsesi yoktur ki ona bir kutu göndersin. İçini kemiren derin bir merakla Arapgir’in yollarını tutar. Postaneden içeri adımını attığında, içeride alışılmadık bir dalgalanma yaşanır. Herkes onu tanır, saygıyla ayağa kalkılır, ustaya hemen çaylar sunulur.

Dilo Dayı’nın ilçeye geldiği anında esnaf arasında duyulur. Devlet memurları, dükkân sahipleri, yoldan geçenler postane binasının önünde büyük bir kalabalık oluşturur. Kutu, masanın üstünde tüm gizemiyle durmaktadır. Bana coşkuyla anlatılanlara göre, Dilo Dayı o nasırlı parmaklarıyla kutunun bağlarını özenle, yavaş yavaş çözerken, toplanan halkın beklentiden soluğu kesilir.

Kutunun kapağı ağır ağır açıldığında, içeride gelinlik çağındaki bir kız gibi pırıl pırıl parlayan, eşsiz güzellikte yepyeni bir keman yatmaktadır. Dilo Dayı, sanki kutsal bir varlığa dokunurcasına, titreyen elleriyle kemanı kavrar ve göğsüne yaslar. Yayı tellere özenle yerleştirir, kısa bir ayardan sonra öyle bir yol havası tutturur ki, dinleyenlerin anlattığına göre postanedekilerin yüreği yerinden oynar.

Dilo Dayı’nın o sihirli eli, yeni çalgısıyla tümleşmiş; neredeyse tek bir beden olmuşlardır. İzleyenlerin gözleri buğulanır, yanaklardan sessiz yaşlar süzülür. Yol havası bittiğinde kopan büyük alkış tufanı, bu yeteneğe sunulan bir saygı göstergesidir.

O gün herkes aynı umudu taşımıştır içinden: Kim bilir bu eşsiz çalgıyla daha kaç yüreğin bam teline dokunacak, kaç hasret çekeni kavuşturacak, nerelerde yol havası çalıp, hangi umutsuz âşıkların kanayan yaralarına merhem olacaktır...

Yine yaşlıların gülümseyerek, bazı bazı kahkahalarla aktardığı bir başka yaşanmışlık, onun aklının ve gülmece anlayışının ne denli keskin olduğunu gösterir. Bir gün yine arkadaşlarıyla bir düğüne gitmek üzere yola çıkmışken, geçtikleri bir köyde kendilerini köylülerin harlanmış bir kavgasının tam ortasında bulurlar.

Çatışan taraflar birbirinden yakınmacı olup mahkemeye başvurunca, yörenin en bilindik simaları olan bu usta çalgıcıları da zorla tanık olarak yazdırırlar. Mahkeme günü gelip çattığında Dilo Dayı, yörede herkesin tanıdığı sanatçı tanık sıfatıyla yargıç karşısındadır.

Yargıç sert ve buyurgan bir ses tonuyla sorar: “Anlat bakalım, ne gördün?”

Dilo Dayı, o kendine özgü, dingin ama sözünü sakınmayan tavrıyla yanıtlar: “Valla yargıç bey, ben oradan geçiyordum. Kedi mi sütü yemiş, yoksa süt mü kediyi yemiş bilmiyorum.”

Yargıç, adaletin karşısında böylesine rahat bir biçimde verilen bu yanıt karşısında öfkelenir: “Böyle ifade mi olur! Atın bunu dışarı!” diye kükrer.

Ancak Dilo Dayı hiç istifini bozmadan çıkarken lafını gediğine koyar: “Efendim, ben başka bir şey görmedim. Hesabına gelirse bu, hesabına gelmezse o da yok!”

Olaylara her zaman böyle ince bir zekâyla yaklaşan Dilo Dayı’nın toplumsal sorunlara karşı da duyarsız kalmadığını anlatır kaynak kişilerim. Özellikle Kıbrıs Barış Harekâtı yıllarında, Makarios’a karşı kemanıyla yaptığı okkalı sözlü süslü taşlamaları, onun haksızlığa karşı duruşunun ve toplumun öfkesini müziğiyle nasıl dışa vurduğunun güzel örneklerindendir. “Ulan Makarios senin...” diye başlayan ve anlaşılması güç sözcüklerle bezenmiş o doğaçlama sözler, kemanın da insan gibi konuşturduğu o tınıyla birleştirip dönemin yurtsever ruhunu yansıtırmış. O, yalnızca bir müzisyen değil, aynı zamanda toplumun atan yüreğiymiş.

Yöremizin 1960’lı yıllardaki o eski mahalle düğünlerinin nasıl yapıldığını dinlediğimde; perşembe günü başlayan, davulun ve gırnatanın mahalle sokaklarını adım adım dolaşıp akşamki düğünü haber verdiği, komşuların evlerinde pişirdikleri yöresel yemekleri imece kuralıyla paylaştığı o görkemli şölenleri bütün canlılığıyla gözümde canlandırırım.

Pazar günü gelin almaya topluca gidildiğinde; at sırtında ya da süslenmiş gelin arabasında süzülen gelini bekleyen damadın o coşkulu bekleyişini, gelinin başına elma atıldığı o binlerce yıllık gelenekleri, saz heyetinin yöresel halaylarla ortalığı nasıl inlettiğini bana aktarılanlardan bir belgesel izlercesine duyumsarım.

Ne var ki, doğduğu topraklardan, Arapgir’den, Ağın’dan hiç kopmayan; anlatılanlara göre hemşehrisi ve dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün kendisini başkente yerleştirme, rahat ettirme; ona orada cumhurbaşkanlığında müzikle ilgili üst düzey bir görev verme önerisini elinin tersiyle iten Duran Gezer, onca yeteneğine karşın yaşamını büyük bir yoksulluk ve çetin koşullar içinde geçirmiş.

Değeri yaşarken ne yazık ki tam anlamıyla bilinememiş, onca düğüne neşe ve coşku katmasına karşın kendi dünyası hep o kırık keman telleri gibi buruk kalmıştır.

Doğum yılı ve müzik eğitimine ilişkin gizem de kendiyle birlikte giden, son yıllarını Onar köyünde huzur içinde geçirdiği bilinen bu usta virtüöz, dağların, dorukların, sokakların, ak toprakların taşına, kayasına, tozuna, Fırat’ın sularına karışan ezgileriyle aramızdan bedenen ayrılıp gitmiştir.

Bana aktarılan bu değerli anıları, yaşlılarımızın belleğinde parlayan bu değerli yaşanmışlıkları bir araya getirerek, onun silinmeye yüz tutmuş izini sözcüklerle geleceğe taşımak, Fırat boylarının bu büyük değerini anımsatmak istedim.

O, yalnızca ahşap bir çalgıya değil, mirasçısı olduğu büyük bir kültürün, eskil tarihsel bir coğrafyanın ruhuna ses veren eşsiz bir yankıydı. William Shakespeare’nin On İkinci Gece’de “Müzik aşkın gıdasıdır; çalmayı sürdürün!” dediği gibi onun da parmaklarından dökülmüş ezgiler Fırat aktıkça sonsuza dek yankılanmayı sürdürsün, ruhu şad olsun…

Cem BAYINDIR / 2026

Kaynakça:

1) Yusuf Sümer Yalçın, DURAN GEZER (Dilo dayı), 16.04.2020 Facebook sayfası ve yorumları

2) Ahmet Ruhi Tekin, Duran Gezer, 07.04.2025 Facebook sayfası ve yorumları

3) İhsan Şenel, Duran Gezer, 26.12.2024 Facebook sayfası ve yorumları

4) Hasan Akbaş, Ağın Bölgesi Sanatçıları, 19.02.2025 Facebook sayfası ve yorumları

 



Bu yazı 125 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
4739 Okunma
4526 Okunma
4413 Okunma
3191 Okunma
2961 Okunma
2808 Okunma
2221 Okunma
586 Okunma
569 Okunma
567 Okunma
485 Okunma
446 Okunma
369 Okunma
357 Okunma
348 Okunma
342 Okunma
323 Okunma
311 Okunma
302 Okunma
295 Okunma
291 Okunma
277 Okunma
258 Okunma
257 Okunma
6291 Okunma
5545 Okunma
5149 Okunma
4870 Okunma
4739 Okunma
4706 Okunma
4552 Okunma
4526 Okunma
4413 Okunma
4380 Okunma
4183 Okunma
4154 Okunma
3893 Okunma
3861 Okunma
3297 Okunma
3191 Okunma
3184 Okunma
3175 Okunma
2961 Okunma
2808 Okunma
2309 Okunma
2221 Okunma
2083 Okunma
2015 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI