Geçen gün sanal ağda, bir yazarın ilginç bir savını gördüm. Ona göre Ömer Hayyam’ın adı anıldığında, aklına hemen Batı’nın sığ “Carpe Diem” (günübirlikçi, anı yaşa) anlayışı gelmekteymiş. Bu algıya göre Hayyam; yalnızca şarap içen, yaşamın tadını çıkarmaktan başka tasası olmayan, düşünsel derinliği “vur patlasın çal oynasın” düzeyinde kalmış bir hazcıdır (hedonisttir). Bu yaklaşım, felsefe ve bilim tarihinin en keskin akıllarından birini tümden yanlış okumak ve evrensel bir dili sağır bir kulakla dinlemektir.
Hayyam’ı “anı yaşayıcı” sığ bir kimliğe büründürmenin neden tarihsel ve düşünsel bir yanılgı olduğunu, onun yaşamı algılayış biçimi ve kendi dörtlükleri üzerinden kanıtlamak gerekir.
Her şeyden önce anımsanması gereken gerçek şudur: Ömer Hayyam bir gökbilimci ve üstün bir matematikçidir. Celali takvimini düzenleyen, yıldızların ve gezegenlerin evrensel devinimini en ince ayrıntısına dek ölçen, cebirde bilinmeyenlere “x” (şey) adını veren bir aklın, “zaman” kavramını yalnızca tüketilecek eğlenceli bir “an” olarak gördüğünü sanmak inanılmaz bir düşüncedir.
Batı’nın Carpe Diem anlayışı, geleceğin getireceği dertlerden kaçmak için bugünün zevkine sığınmayı salık verir. Hayyam’ın “bugüne” odaklanması ise bir kaçış değil; geçmişin yitip gitmişliğine, geleceğin ise mutlak belirsizliğine karşı geliştirilmiş sarsıcı bir “varoluşsal uyanış ve uyarı”dır. O, evrenin milyarlarca yıllık döngüsü karşısında kişinin “hiçliğini” kavramış bir bilgedir.
Şu dörtlüğünde bu evrensel hiçliği ve ölümün mutlaklığını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vurur:
“Niceleri geldi, neler istediler,
Sonunda yeryüzünü bırakıp gittiler.
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler.”
Bu dizelerde bir hazcılık ya da günübirlik bir umursamazlık yoktur; tersine, ölümün kesinliği karşısında insanın bitmek bilmez gururuna ve hırslarına yöneltilmiş ağır bir yergi vardır. Hayyam’ın anı değerli kılması, o anın içinde barındırdığı zevkten değil, yaşamın ne denli uçucu ve kırılgan olmasından ileri gelir.
Hayyam’ın şiirlerindeki “şarap”, “meyhane” ve “sarhoşluk” imgeleri, onu sığ bir anı yaşayıcı gibi gösteren en büyük tuzaklardır.
Dönemin toplumsal ve inançsal yapısı göz önüne alındığında Hayyam’ın şarabı, bedensel bir uyuşma aracı değil; tutuculuğa, bağnazlığa, iki yüzlü ahlâk bekçilerine ya da ahlâkçılarına ve toplumun sahte değer yargılarına karşı bir başkaldırı simgesidir.
O, cenneti bir rüşvet, cehennemi ise bir korku aracı olarak kullanan softaların sığ inanç dizgelerini kıyasıya eleştirir. Onun “sarhoşluğu”, yaratıcı aklın sınırlarını zorlamaktan ve evrenin çözülemeyen gizleri karşısında duyulan ussal (rasyonel) bunalımdan doğar:
“Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?”
Bir insanın “Carpe Diem” diyerek yalnızca anlık hazların peşinde koştuğunu öne sürmek için, o kişinin geçmiş ve gelecekle ilgili tüm düşünsel bağlarını koparmış olması gerekir. Oysa bu dörtlükte görüldüğü üzere Hayyam; yazgı, özgür irade, yaradan ve yaratılış gibi en ağır felsefesel sorunlarla boğuşmaktadır. Onun derdi anı tüketmek değil, anı sahteliklerden ve dogmalardan arındırmaktır.
Hayyam, aklın gücüne inanmasına karşın insan aklının evrenin tüm gizlerini çözmeye yetmeyeceğini ayrımsayan ilk büyük bilinemezcilerden (agnostiklerden) biridir. Varlığın nereden gelip nereye gittiği sorusuna kesin bir yanıt bulamamanın verdiği o büyük düşünsel acıyı yansıtır.
“Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin ne ben.
Bizimki perde ardında dedikodu:
Bir indi mi perde ne sen kalırsın ne ben.”
Sığ bir “anı yaşayıcı” evrenin sırlarını dert edinmez; yalnızca şarabın tadıyla ilgilenir. Ancak Hayyam’ın kadehindeki asıl içki, “bilginin ulaştığı umarsızlık”tır. O, bilimin ve aklın ulaştığı son sınırda durup, o sınırın ötesindeki karanlığa bakarak kadehini kaldırır. Bu eylem bir “boş vermişlik” değil, insan aklının yetersizliğine yakılmış felsefesel bir ağıttır.
Tüm bu kanıtlar, dörtlükler ve düşünbilimsel altyapı ışığında söylemek gerekir ki; Ömer Hayyam bir “Carpe Diem” ozanı değildir. Carpe Diem, yaşamın karmaşasından yüz çevirmektir. Hayyam ise evrenin sonsuzluğu, ölümün mutlaklığı, insanın güçsüzlüğü ve toplumun iki yüzlülüğü ile doğrudan doğruya yüzleşmiş; tüm bu gerçeklerin ağırlığı altında ezilmemek, aklını yitirmemek için “şimdi”nin yakasına yapışmıştır.
Onun “anı yaşaması” bir hazcılık (hedonizm) eylemi değil, evrensel hiçlik karşısında us merkezli (rasyonel) bir bireyin tutunabileceği tek gerçekliğin “şu an” olduğunu saptayan acı verici, derin bir düşünbilimsel uyanıştır. Bu nedenle Hayyam’ı sığ bir eğlence arayışçısı sanmak, gökyüzünü inceleyen bir teleskobu yalnızca bir boru parçası sanmakla eşdeğer bir körlüktür.
İslam dünyasının içinde bulunduğu tarihsel çöküşü ve düşünsel zavallılığı, yaşamını evrenin işleyişini akıl ve bilim yoluyla kavramaya adamış Ömer Hayyam gibi bir bilgine yüklemek; toplumbilimsel ve tarihsel gerçeklikten tümüyle kopuk, acınası bir “günah keçisi” yaratma kolaycılığıdır.
Doğu kültürünün yüzyıllardır süregelen karanlık çıkmazının asıl nedeni; Hayyam’ın kadehindeki simgesel şarap ya da onun bağnazlığa karşı yükselttiği ussal başkaldırı değil; tam tersine, özgür düşünceyi boğan, düşünbilimi yasaklayan, bilimi ve sorgulamayı inançsızlık sayarak aklı dogmaların zindanına hapsedenlerin ve tüm somut kanıtlara karşın suçu başkasında arayan kafaların ta kendisidir.
Gökbilime ve matematiğe çağ atlatmış bir aklın evrensel sorgulamalarını “üç kuruşluk sarhoşluk hazzı” sanacak denli anlayamayan bu yargı, gerçekte Orta Doğu coğrafyasını yüzyıllardır gerilik batağında tutan sığlığın ve okuduğunu kavrayamayan o dar bakış açısının en somut kanıtıdır; çünkü bilinmelidir ki, bir uygarlığın aklını çürütenler, evrenin gizemi karşısında kadeh kaldıran aydınlanmacı bilgeler değil, Hayyam gibi bilgeleri anlayamayan bu anlayıştır.