Alko deresinden 600-700 metreye ulaşan bir kanalla bahçemize taşınan sulama suyu sadece bahçemizi sulamada kullanılıyordu. Bahçemizin suyu bağımsızdı ama bir sorunumuz vardı, suyun dereden kanala bağlandığı alanın az ilerisinde iki mahalleyi birbirine bağlayan yolun üzerinden geçerek bahçeye varıyordu. Kanalın yol üzerinden geçen bölümü her sabah yaylaya giden, akşam yayladan dönen davar ve sığırların ayaklarıyla tahrip edilerek hasar gören bölümlerinden sular dereye akıyordu. Sürekli su kanalını güçlendirmeye çalışmamıza rağmen özellikle büyükbaş hayvanların ayaklarıyla yaptıkları yıkıma engel olamıyorduk. Bu nedenle bazen annem, çoğunlukla da ben hayvanlar yaylaya gittikten ve döndükten sonra küreği kaparak su kanalını onarmaya gidiyorduk. O gün, annem erkenden kalkarak ayranımızı yaymış, hayvanlarımızı sağdıktan sonra yaylaya götürülen sürüye katmış, sıra diğer işlere gelmişti. Bana seslenerek:
“Oğlum şimdi bahçenin harığını sığırlar ayaklarıyla deşmişlerdir, sular dereye akıyordur. Sen küreği kap bahçemizin suyunu topla bahçeye götür, bahçenin geverini değiştir dön. Biz de Mandere’deki tarlamıza gidiyoruz, işin bitince çık gel Mandere’ye.”
İlkokul da okuyordum, beşinci sınıfa geçtiğim yılın yaz tatilindeydik. Annem bizleri geçindirebilmek için bir işten diğerine koşuşturuyor, ailenin büyük çocuğu olarak ben de elimden geldiğince yapılacak işlere yetişmeye çalışıyordum. Hemen küreği kapıp gittim; su kanalı birkaç yerinden yıkılmış ve yıkılan bölümlerden sular dereye akıp duruyordu. Kanalın yıkılan bölümlerini onardıktan sonra su kanalını takip ederek bahçeye gidip suyu belirli yerlere taksim ettim, işim bitince eve doğru yollandım. Eve uğrayıp evin önünde oynayan kardeşime baktıktan sonra Mandere’ye gidecektim. Daha eve varmadan Aşağı mahalleden gelen kalabalık gurubu görünce duraksadım. Gelenlerin içinde ortaokul ve öğretmen okulunda okuyan gençlerin yanında ilkokulda okuyan birkaç çocuk da vardı. Nereye gittiklerini merak ederek sordum:
“Hayırdır, nereye gidiyorsunuz böyle?” İçlerinden biri:
“Balığa gidiyoruz, balığa...”
“Nereye balığa gidiyorsunuz?”
“Murat’tın önüne gidiyoruz, sen de geleceksen yiyecek bir şeyler kap gel.”
Bir an olduğum yerde duraksayarak annemin Mandere de beni beklediğini düşündüm. Ardından da; babam vefat ettiğinden beri sürekli çalıştığımı, çıkıp çocuklarla birlikte oyun oynamadığımı, hiçbir etkinliğe katılmadığımı düşünerek ben de gitmeliyim dedim. Kardeşim çeşmenin önünde birkaç yaşıtıyla oynayıp duruyordu. Ani bir kararla eve koştum, hemen bir çıkının içine bir sac ekmeği, bir iki dilim peynir, birkaç domates ve salatalık koyarak koşup balığa giden ekibe yetiştim ve onların peşine takıldım...
Murat nehri: köyümüzün yaklaşık beş, altı km. altından geçiyordu. Bu nehir: Doğu Anadolu Bölgesinde Fırat nehrini oluşturan en uzun ırmaktı. Van Gölü’nün kuzeyinde, Diyadin’den başlayarak geçtiği bölgelerdeki su kaynakları ve derelerden beslenerek yoluna devam ediyordu. Keban Barajının yapılmadığı çocukluk yıllarımızda Murat nehri komşu köyümüz Kerkağ (Delikavak) köyüne kadar bir çizgi halinde yol alırken, Kerkağ köyünü geçince bir kavis çizerek kuzeye yöneliyordu. Küçük kıvrımlarla yoluna devam ederek, Aşağı Mişelli köyünü geçtikten sonra bir kavis çizerek güneyede bulunan Keban’a doğru yönelirdi. Aşağı Mişelli köyü civarında kıvrıldığı noktada Karasu nehriyle birleşirdi. Karasu nehri kuzeyden güneye doğru akarak gelip Murat nehrine karışırdı. Karasu nehrinin suları Murat nehrine göre daha az olmasına rağmen, Murat nehrinin karşı kıyısına kadar kendini hissettirdi. Burada Fırat ismini alarak yoluna devam ederdi.
Küçükbaş ve büyükbaş hayvanları sürüler halinde otlatmaya götüren köylülerimiz çoğunlukla, Kergah ile Aşağı Mişelli köyleri arasındaki bölümde hayvanları sulamaya götürüyorlardı. Yılda birkaç defa yaz aylarında köyde gençler yüzmeye ve balık avlamaya bu bölgeye giderlerdi. Yaz aylarının en sıcak olduğu günlerde nehrin suları bir miktar azalınca geniş alanlarda su büyük insanların boy hizasına kadar düşüyordu. Köydeki gençlerin çoğu bu alanda kendi çabasıyla yüzmeyi öğrenirdi. Yüzmeyi yeni öğrenmeye çalışanlardan Murat nehri her yıl bir kurbanını mutlaka alırdı. Güle oynaya giden çocuk ve gençlerden bazen bir eksikle dönülürdü. Sulara kapılarak boğulanların cesetleri günler sonrasında jandarma tarafından çok ilerilerde bir kıyıda bulunurdu.
Bu bölgeye varabilmek için, uzun bir yol kat etmek zorunda kalıyorduk. Önce Mandere’ye, oradan da köyü Aşağı Mişelli’ye bağlayan patika yolu takip ederek önünüzde yükselen bir dağı tırmanıyorduk. Dağın zirvesinde Darık diye bilinen ve Ziyaret alanı olan beş on asırlık bir meşe ağacı bulunuyor. Darık’ı geçince nehre varmak için Derinkol olarak bilinen derin bir vadiyi dik bir inişle geçerek Murat nehrine ulaşıyorduk. Nehir boyunca bulunduğumuz bölümde kısa düzlükler vardı. Bu düzlükler Aşağı Mişelli köyüne doğru büyüyerek ovaya dönüşürdü. Bu bölüm hayvanlar için en değerli otlaklardan biriydi. Nehrin karşı kıyısı tamamen ovaydı. Üzerinde tek ağacın bulunmadığı tarlalardan ibaretti.
Nehir ilkbaharda karların erimesiyle kabarır, coşar, yatağına sığmaz olurdu. Yaz aylarında ise durgunlaşırdı. Bazı bölümlerinde genişler, insan boyunu geçmeyecek seviyeye gelirdi. Buraya geçit denirdi. Geçit olmasına rağmen suyun akış hızına karşı çok büyük güç harcamak gerekiyordu. Bazı bölümleri ise daha durgun, fakat çok derindi. Buralara da göl deniyordu.
O gün bilinmeyen bir güç beni de bu çocukların peşine takmıştı. Bekleyen işleri bir anda unutmuş, okuldaymışız gibi şakalaşarak yolumuza devam ediyorduk. Söz arasında arkadaşlardan biri:
“Biz dün birbirimizle haberleşerek balık tutmaya gideceğimizi, balığa geleceklerin hazırlıklı gelmelerini bildirdik.”
“Balığı neyle tutacağız” diye sorduğumda, öğretmen okulunda okuyan gençlerden biri: “Biz göle dinamit atacağız, sizler de akıntıyla gelen balıkları geçitte yakalayarak getireceksiniz.”
Büyük gençler kendi aralarında, bizler de kendi aramızda konuşarak, şakalaşarak Murat nehrinin kıyısına vardığımızda gençlerden iki kişi dinamitleri atacakları kayalık alana doğru giderken bizler de soyunarak nehrin serin sularına girmeye başladık.
Dinamit atacak olanlar, yüksek bir kayanın üzerine çıkarak oradan dinamitleri atmaya başladılar. Dinamitlerin atılmasından birkaç dakika sonra suyun yüzeyi çeşitli boy ve ağırlıkta yüzlerce balıkla doldu. Hepsi ölmüştü ve akıntıyla birlikte aşağıya doğru sürükleniyorlardı. Geçitte bekleyen biz çocuklar ve gençler akıntıyla gelen balıkları yakalamaya çalışıyorduk.
Ben yüzmeyi yeni yeni öğrenmeye çalışıyordum. Çırpınarak, yüzme bilenleri taklit ederek suda hareket etmeye çalışıyordum. Temkinli olmaya özen göstererek suyun boyumu aşmayan bölümlerinde tutunmaya çalışıyordum ama su çok tazyikli akıyordu. O arada önümden geçen balığa uzanmamla birlikte ayaklarımın altındaki çakıl taşları yerinden oynadı ve ben dengemi yitirerek akıntıya kapılıp sürüklenmeye başladım. Su beni sürükleyerek arkadaşlarımdan uzaklaştırmaya başladı. Panikleyip çırpındıkça bata çıka akıntı beni sürükleyip götürüyordu. Var gücümle çırpınarak suyun üzerinde kalmaya çalışıyordum. Bir süre sonra gücümü yitirerek batıp çıkmaya, sürekli su yutmaya başladım. Beraber gittiğimiz ekipteki çocukların bir bölümü balık tutmayı bırakarak nehrin iki tarafından bağrışarak koşup duruyorlar, beni gözden kaybetmemeye çalışıyorlardı. Yardımıma gelen yoktu, iki sahilde koşanlar birbirlerine bağırmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Nehrin suları beni sürükleyerek 200-250 metre sonra suyun akış hızının durgunlaştığı bir kayalığın dibine sürüklemişti. Karşı kıyının çok yakınındaydım ve bir girdaba yakalanmış bata çıka dönüp duruyordum. Ne kadar direndim bilmiyorum. Sürekli batıp çıkıyor ve durmadan su yutuyordum. Artık gözlerimin önünden her şey silinmiş, direncimi kaybetmiştim. Buradan kurtulmamın artık imkansız olduğunu düşündüğüm bir anda, suya kendimi bıraktım ve suya batmaya başladım, batarken aniden elim sert bir cisme dokundu. Elimle dokunduğum cisim suyun girdap yaptığı kayalardan biriydi. Elimin değmesiyle birlikte ölüm kalım arasında oluşan tepkiyle var gücümle o cisme sarıldığımı ve yukarıya doğru tırmanmaya başladığımı hatırlıyorum. Peşim sıra sahilde koşanların anlattıklarına göre sudan çıktıktan sonra da bu tırmanışa devam etmiştim. Kayanın üzerine çıkarak uzun süre uzandım. Kendime geldiğimde arkadaşların çoğu çevremde toplanmışlardı. Yavaşça kalkarak nehre doğru yöneldik. Ben nehrin sularıyla bir hayli aşağılara sürüklenerek karşı kıyıya çıkmıştım. Gençler beni aralarına alarak bulunduğumuz kıyıya doğru yürüdük ve onların arasında karşı kıyıya geçtik. Ben kendimi toparlamaya çalışırken ateşler yakıldı ve tutulan balıklar kızartılmaya başlandı. Çıkınlarımızı açarak evlerimizden getirdiğimiz domates, salatalık, peynir ve ekmek gibi yiyecekleri bir araya topladık. Salatalar yapıldı, kızaran balıklarla karnımızı doyurduktan sonra dönüş için çıktık yola. Eve gidince annem: Mandere de yapılacak işlere yardım etmek için neden gitmediğimi soracak ve kızacaktı, kızsın ama bu olayı duymasın istiyordum. Yol boyunca benim yaşadığım bu olaydan kimsenin bahsetmemesini, özellikle annemin duymaması için imalı olarak dahi söz edilmemesini tekrarlayıp durdum.
Bu ölümle ilk kez yüz yüze gelişim değildi. Çok aksi bir eşeğimiz vardı, sırtındaki kişinin zayıf ve güçsüz olduğunu anladığında kendi etrafında sürekli dönerek onu sırtından atar ve çifte atarak onu kendinden uzaklaştırırdı; beni defalarca sırtında atmıştı. Başta dut ve ceviz ağaçları olmak üzere birçok ağaçtan defalarca düşüp yaralanmıştım. Şeytan kayasının tepesindeki incirden koparmak isterken 75-80 metrelik uçurumundan yuvarlandığımda bunun kurtulması mümkün değil dedikleri halde, aylar sonra yaşama dönmüştüm. Bugün bir daha anladım ki daha yiyeceğim ekmek, göreceğim günler varmış...
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Takım | O | G | M | B | A | Y | P | AV |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|
| Tarih | Ev Sahibi | Sonuç | Konuk Takım |
|---|