SEVGİNİN VE DİRENİŞİN ARTIKLARI
Birkaç gündür, “kılıç artığı” tartışmasına her yerde rastlıyoruz. Ne yazık ki tarihsel süreçte, bu derin önyargı salt tutucu kesimlerle sınırlı kalmamış; kendini laik, ilerici ya da demokrat olarak tanımlayan kimi çevrelerin bilinçaltına da sızmıştır.
Dedem Arif Bayındır, Bayındır köyünden asker arkadaşı Pehlivan Mustafa Bayındır’a, salt soyadları aynı diye içtenlikle “amca oğlu” derdi. Bu seslenme, sıradan bir sözcük oyunu ya da uyduruk bir askerlik anısı değildi; bu, toprağın, suyun ve aynı yazgıyı paylaşmanın getirdiği derin bir yoldaşlık bağıydı.
Benim çocukluğumun geçtiği Keban’da da 1970’lerin ortalarına değin durum farklı değildi. Kimsenin inancına, mezhebine, etnik kökenine ilişkin bir ayrım yapılmaz; kimse kimsenin kim olduğunu soruşturmaz, bilmez ve açıkçası bununla ilgilenmezdi.
Çünkü o çamurlu sokaklarda, o kerpiç evlerde, o ortak sofralarda kimsenin kimseden yaşama bakışta, günlük yaşamda, aile yaşantısında ya da toplumsal yaşamda bir ayrımı yoktu. Herkes aynı sevinçle güler, aynı ağıtla ağlar, aynı ekmeği bölerdi. Bizler, birbirimizin “ötekisi” değil, birbirimizin ta kendisiydik.
Ancak büyüdükçe, okudukça ve Türkiye’nin siyasal ve toplumsal iklimini kavramaya başladıkça, çocukluğumun o saf ve birleştirici dünyasının, belli bazı öğreti ve politikalar eliyle nasıl keskin hatlarla parçalandığını gördüm. Yine örnek verecek olursak o günlerde Keban’da neredeyse nüfusun üçte biri olan Alevi komşularımızdan bugünlere bir iki ev ya kaldı ya kalmadı.
Bugün; ülkemizin aydınlık, demokratik, eşit ve özgür bir cumhuriyete ulaşabilmesi için, yüzleşmemiz gereken birkaç temel tarihsel gerçeklik var. Bu toprakların tarihine, toplumsal ve kültürel dokusuna nesnel, yurtsever ve ilerici bir gözle baktığımızda Alevilerin, Anadolu’nun “ötekisi” ya da “azınlığı” değil; tam tersine bu coğrafyanın başat unsuru, mayası ve birincil varlıklarından olduğunu görürüz.
Bugün topluma dayatılan tek tipçi ve resmi anlatı; Anadolu’nun İslamlaşma sürecini bağdaşık, dogmatik ve başından beri Sünni-Ortodoks bir çizgiye oturtmaya çalışır. Ancak tarihsel gerçekler, bazı tarihçilerin yazdıklarından çok daha derin, çok daha renkli ve çok daha sarsıcıdır.
Tarihe ve dönemin toplumsal yapısına bilimsel bir mercekle bakıldığında, Anadolu Müslüman halkının büyük çoğunluğunun 16.yy’a değin Alevi-Bektaşi kökenli olduğu, gelenek dışı bir inanç dünyasına bağlı olduğu bunun sonradan birtakım etkilerle değiştiği açıkça görülür.
Osmanlı arşivlerindeki [(Tarih: 19 /CA/1338 tarihli, Dosya No: 19/-11, Gömlek No: 1//10, Fon Kodu: DH.İ.UM (Dahiliye Nezareti İdâre-i Umumiye Belgeleri)] "Keban kazasına bağlı doksan karyeden yetmişinin Rafızi olduğu ve İslamî terbiyenin nasıl verileceği." başlıklı bir belge de dikkat çekicidir.
İşte bu noktada Türklerin İslam ile buluşmasının, tek tanrıcı inanç ve değerleri ile İslam’ın derin bir kaynaşımı olduğunu anlamak gerekir. Bu birleşimle Anadolu toplumunun Müslümanlığı özellikle ahlâk ve anlayış boyutunda Alevîlik-Bektaşilik çizgisine dayanır.
16. yüzyıla değin Anadolu, Orta Asya’dan süzülüp gelen, Türk gelenekleriyle harmanlanan bu esnek, hoşgörülü ve derin tasavvufsal anlayışla mayalanmıştır.
Bu özgün yapı, birbirinin tersi değil, tamamlayıcısıdır. Bu nedenledir ki Alevilik, bu topraklara dışarıdan gelmiş bir “sapma” değil, bu toprakların en köklü gerçeğidir. Aleviler, bu halkın asıl unsuru, kültürel genetiğimizin özüdür.
Emevi saraylarında üretilen, kılıçla ve korkuyla beslenen bir din anlayışı Anadolu’nun göçebe ve yarı göçebe Türkmen boylarında hiçbir zaman tam anlamıyla karşılık bulmamış, ahlak ve anlayış olarak Hoca Ahmet Yesevi’nin “Pîr-i Türkistan” olarak Orta Asya’dan ektiği o insancıl tohumlarla harmanlanmış; Hacı Bektaş Veli’nin, Abdal Musa’nın, Yunus Emre’nin ve Pir Sultan Abdal’ın soluğuyla Anadolu’da yeşermiştir.
Bu anlayış; insanı merkeze alan, kadını-erkeği eş gören, doğayı kutsayan, hoşgörülü ve en önemlisi Türkçe ağırlıklı bir inanç felsefesidir. Biçimcilikten uzak, “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” felsefesiyle insanı merkeze alan, yürek kırmamayı ve kul hakkını gözetmeyi en büyük tapınma sayan bu çizgi, dogmaların da yıkılışıdır.
“Hararet nardadır, sacda değildir / Keramet baştadır, tacda değildir / Her ne arar isen, kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir” diyen Hacı Bektaş Veli’nin felsefesi, işte bu korku imparatorluklarının tam karşısındadır.
Bugün “Sünni” kimliği altında bile rastladığımız, uyguladığımız pek çok gelenek, türbe ziyareti, lokma dağıtma, kırk uçurma, cemre düşmesi gibi ritüeller, aslında genetik kodlarımıza işlemiş olan bu Alevi-Bektaşi kökenin silinemeyen izleridir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş felsefesinde yer alan ve devleti kuran o “Alperenler”, “Ahiyan-ı Rum”, “Bacıyan-ı Rum” ve Balkanlardaki fetihlerdeki “Evladı Fatihan” denilen Bektaşi kökenli Akıncılar geleneği, imparatorluk merkezselleştikçe ve Arap coğrafyasına doğru genişledikçe yerini katı bir Sünni bilginler sınıfına bırakmıştır.
Özellikle Kanuni sonrası, II. Bayezid ve sonra Yavuz Sultan Selim dönemleriyle birlikte bu sınıf etkinliğini artırmış, Safevi devletiyle mücadele sürecinde Anadolu’da baskın bir mezhep Sünnilik olmuştur. İşte bugün “çoğunluk” olan Sünniliğin yüz yıllar içerisinde bir geçişle Alevi kökenden geldiğini söylemek olasıdır.
Aslında mezhebin, inancın biçiminin hiçbir önemi yok, kimsenin kendi inancını sorgulamak, kimliğini yadsımak amacında değilim. Tersine, yaşadığımız coğrafyanın tarihsel gerçekliğine saygı duymak, demokrat bir yurttaş tutumudur.
Kendi tarihsel köklerinden, Alevi-Bektaşi felsefesinin o aydınlık, eşitlikçi ve insan sevgisiyle dolu özünden koparılmış bir Türkiye, bugün yayılmacı devletlerin de ittirmesiyle melez bir Orta Doğu toplumu olmaya zorlanmaktadır.
Bugün, aydınlık bir geleceğe, demokratik ve eşit bir cumhuriyete ulaşabilmemiz için tarihsel gerçeklerle yüreklilikle yüzleşmek zorundayız. Eşit yurttaşlık temelinde, hiç kimsenin inancından, kökeninden, mezhebinden dolayı ayrımcılığa uğramadığı bir düzeni kurmak; lütuf değil, tarihsel bir borçtur.
Anadolu’nun o yitik mayasını, yani hoşgörüyü, sevgiyi, aklı ve bilimi yeniden diriltmek istiyorsak, Alevilerin bu toprakların en asıl en başat unsuru olduğunu amasız, fakatsız kabul etmeliyiz.
Birçok tarihçi de, Türk İslam anlayışını, birbirinden kopuk değil; inancı (Mâturîdîlik), ameli (Hanefîlik) ve ahlâkı (Alevîlik-Bektaşîlik) bir tüm olarak görürler. Osmanlı devletinin kuruluşunda da bu esas vardır. Bu yapı; hoşgörüsüzlüğe, baskıcılığa ve tektipleştirmeye karşı, insanın özgür yönelimine ve aklın rehberliğine değer veren, barışçıl ve uygar bir uygarlığı yüceltmenin en temel yoludur.
Alevi kültürü, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik damarlarını besleyen en coşkun ırmaklardan biridir. Siyasal dinciliğin tek yanlı politikalarına ve mezhepçiliğe karşı verilecek en güçlü yanıt, Hacı Bektaş Veli’nin “Yetmiş iki millete bir gözle bakmak” felsefesini anayasamızın ve toplumsal sözleşmemizin temeline yerleştirmektir.
Dedem Arif Bayındır’ın ve asker arkadaşı Pehlivan Mustafa Bayındır’ın Keban’daki o temiz, o arı, o ayrımsız dünyasına dönmek zorundayız. O dünya bir ütopya değil, bizim geçmişimizdir.
Şimdi o geçmişin bilinciyle, hepimizin eşit olduğu, kimsenin kimseye inancını sorma hadsizliğini göstermediği özgür bir Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden, omuz omuza yükseltmenin zamanıdır. Çünkü biz, farklılıklarımızla değil, o ortak mayanın kendisiyle “biz”iz…