AHMAK ISLATAN

Yağmurdan mıdır yoksa öyle mi hissediyorum,
Bilmiyorum; ama bir kokusu bile var artık sensizliğin...
Hasretle içime çeksem de, genzimi yakan o hüzün geçmiyor.
"Acele mi ettim" diyorum, çıkarmakla yazlıkları
Islak adımlarla eve döndüğüm bir Nisan akşamı.
Sahi, yazlıkları çıkarınca yaz gelmediği gibi,
"Zamanla geçer" dediğim o kambur da hiç küçülmedi.
Sessizleştim, sakinleştim, hatta belki biraz hissizleştim;
Ama geçmedi...
Bazen deşiyorum içimi, bakıyorum ne kaldı ne gitti diye;
Sesini unuttum, gözlerin kaldı; sözleri unuttum, kokun kaldı.
Şimdi aramızda Munzur Dağları, uçsuz buçaksız ovalar var.
Çıksam diyorum en yüksek tepeye, baksam uzaklara;
Tenine değmiş bir rüzgarın esintisi, uğrar mı buralara?
Ahmaklık ya benimkisi...
Bir sel olur Kuzey Anadolu Dağları,
Kavuşur da Güneydoğu Toroslarına; ama bizimki olmaz işte.
Yine de bilirsin ya; ben seni zaten ahmakça sevdim.
Bizim buralarda toprak bir başka uyanır;
Sizin oralar kadar olmasa da, şimdi dağlar yemyeşil.
Sanki gözlerinden ilham alırcasına,
Toprak güneşe hasretle sanatını icra ediyor;
Gök, beyaz uçurtmalarını gezdiriyor üzerimizde.
Kimisi gelip beni usulca ıslatıyor...
Adına "ahmak ıslatan" diyorlarmış bu yağmurun;
Şikayet etmiyorum, ne haddime!
Zaten beni yakan,
Beni yıkan,
Beni böyle ıslatan;
Sen değil miydin?