Emeklinin Ağırlaşan Sessizliği
Emekli vatandaşım. Devletime 45 yıl “Katolik nikâhı” misali bağlı hizmet etmişim. Şimdi, “Nasıl değerlendiriyorsunuz?” diye soruyorlar. Olmayan bir şey nasıl değerlendirilir? Eğer mesele emeklilikse, evet, maalesef emekliyiz. Ama bu ülkede emeklilik artık dinlenmek değil; yıllarca çalıştıktan sonra yavaş yavaş yoksullaşmayı seyretmektir. Bizler çalışırken maaşlarımızdan kesilen primlerin karşılığını alacağımız söylendi. Fakat yıllar içinde emekli aylıkları sistemli biçimde eritildi. Son yirmi yılda yapılan düzenlemelerle insanlar, hak ettikleri gelirin yarısını bile alamaz hâle geldi. Bugün milyonlarca emekli, bir ömrün emeğinin karşılığını değil, yalnızca hayatta kalma mücadelesini sürdürüyor.
***
Akıl Dışılık
Sorun yalnızca ekonomi de değil. Sorun, aklın ve bilimin yerine sadakatin geçirilmesi. İnsanlar siyasi tercihlerini takım tutar gibi yaparsa; liyakat yerine bağlılık ödüllendirilirse; üretim yerine sloganlar konuşulursa sonuç kaçınılmaz olur. Çünkü bir ülke, yöneticilerini “seviyorum” duygusuyla seçmeye başladığında, artık geleceğini değil, yalnızca duygularını yönetiyordur.
Bugün geldiğimiz noktada hâlâ bir “kurtarıcı” bekleniyor. Oysa toplumlar kişilerle değil, kurumlarla ayağa kalkar. Üretmeyen, sorgulamayan ve bilimi referans almayan toplumlarda değişim sadece söylemde kalır.
***
Siyasi Sorumluluk
Eskiden bakan olmak için önce halkın karşısına çıkılır, seçimden geçilir, siyasi sorumluluk taşınırdı. Şimdi ise atanan insanlar, halka değil kendilerini atayan iradeye karşı sorumlu hâle geliyor. Böyle bir düzende vatandaşın değil, çıkar çevrelerinin korunması şaşırtıcı değildir.
Ülkenin en temel meseleleri bile artık normalleşmiş durumda. Bir mahallede nüfusun önemli kısmının yabancı olması tartışılmıyor; gençlerin matematik ve Türkçe bilmeden yetişmesi konuşulmuyor; insanlar kendi ülkelerinde tatil yapamaz hâle gelmişken mesele hâlâ sloganlarla örtülmeye çalışılıyor.
***
Oysa gerçek çok açık: Bir ülkede sağlık bakanı sağlık sektörünün patronuysa, turizm bakanı turizm işletmecisiyse, devlet yönetimi kamusal hizmetten çok ticari mantıkla işlemeye başlar. Halkın ihtiyaçları değil, piyasanın çıkarları belirleyici olur. Bugün televizyon ekranlarına bakıyoruz; aynı yüzler, aynı tartışmalar, aynı hamaset… Bilim insanı diye çıkarılan kişiler bile çoğu zaman magazin diliyle konuşuyor. Bilim; sorgulama, veri ve üretim ister. Şov değil.
***
Anadilini Bilmeyen Nesil
Asıl mesele eğitimde düğümleniyor. Çocuklar düşünmeyi öğrenmeden büyüyor. Sorgulamak yerine ezberlemek öğretiliyor. Yaratıcılık yerine itaate dayalı bir sistem kuruluyor. Oysa gelişmiş ülkeler çocuklarına önce ana dilini, matematiği ve düşünmeyi öğretir. Çünkü akıl yürütmeyi öğrenen birey, zaten gerçeğe ulaşmanın yollarını kendi bulur.
Bugün hâlâ aynı hikâyeleri dinliyoruz. “Biraz daha sabredin…” “Yakında düzelecek…” “Yeni dönem başlayacak…”
Fakat bu toplum yıllardır aynı vaatlerle oyalanıyor. İnsanlık tarihi değişmiyor. Gücü sorgulamayan toplumlar, aynı döngüleri tekrar tekrar yaşıyor. Bu yüzden bazen bin yıl önce yazılmış bir metni okuyorsunuz ve bugünü anlatıyormuş gibi geliyor. Mesela Ömer Hayyam…
Onu okuduğunuzda, insan doğasının ve iktidarın değişmeyen taraflarını görüyorsunuz. Çünkü mesele çağ değil; insanın aklı kullanıp kullanmaması.
Sonuçta değişimin başlangıç noktası çok açık: Üretmek. Sorgulamak. Bilimi esas almak. Kişilere değil ilkelere bağlı olmak. Aksi hâlde toplumlar yalnızca yılları değiştirir; kaderlerini değil.
R. Demir 2026-Altınkum)