Bilirsiniz Orhan Kemal’in Çukurova’sında güneş uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının yanında insanın içindeki -Jack London'un da Ademden Önce'de söz ettiği- o en ilkel yaşamda kalma güdüsünü; bencilliğini ve yozlaşmasını da kavurarak ortaya çıkarır.
Orhan Kemal'in toplumsal gerçekçilik penceresinden baktığımızda, sömürünün yukarıdan aşağıya, fabrika sahiplerinden işçilere doğru işlemediğini -Batı edebiyatının o soyut, soylu ve romantize edilmiş tiplerinin yerine- doğrudan yoksulluğun kendi içinden türemiş, çamurun ve terin içinden çıkıp birbirini ezen acımasız kimliklerin aldığını görürüz.
Bunlar gökten inmiş ayrıksı kötülükler değil, doğdukları çevrenin, sefaletin ve umarsızlığın yarattığı; yaşamda kalmak için yanındakinin boğazına basmayı meşru gören sistemin küçük dişlilerdir.
Siyasetçi özne ne denli büyük hatalar yaparsa yapsın, ne denli yozlaşmaya bulaşırsa bulaşsın, onu canını verircesine savunan azımsanmayacak bir yığın hep durur önümüzde. İnsanlar kendi çıkarlarına, kendi yoksulluklarına bu denli ters düşen yanlışları nasıl bu denli körü körüne savunur diye sormamız aslında Orhan Kemal’in yetmiş yıl önce pamuk tarlalarında tanı koyduğu o toplumsal yaranın günümüzdeki büyük ölçekli yansımasından başka bir şey değildir.
Asgari ücretle, emekli parasıyla ay sonunu getirmeye çalışan, ekonomik güçlükler altındaki bir insan, neden kendisini ezen mekanizmayı bu denli büyük bir tutkuyla savunur? Neden sömürülen, sömürücülere hayranlık duyar?
Yanıt, o yoksulluğun içinden türemiş acımasız tiplerin ruh durumunda; en çok da toplumun akıl yerine kurnazlığa, işini bilmeye ve köşeyi dönmeye duyduğu doğu toplumlarının genlerinde gizlidir.
Yurttaş günlük yaşamda hangi ahlaksal zemini kullanıyorsa; savunduğu büyük figürler de aynı zemini daha büyük ölçeklerde kullanmaktadır.
Ortada bir “kandırılma” ya da salt bir “cahillik” yoktur; ortada bir ortaklık, bir uzlaşı vardır.
Orta Doğu insanı savunduğu kişinin yerinde olsa kendisinin de farklı davranmayacağını içten içe çok iyi bilir. Aziz Nesin’in Zübük’ünü yaratan ve omuzlarda taşıyan şeyin doğrudan kasabalının kendi küçük çıkarcılığı olması gibi, bugün en büyük zararlara, yıkımlara yol açsa bile deli gibi savunulan özneleri ayakta tutan şey de sıradan insanın kendi içindeki küçük zübüklerin ta kendisidir.
İnsan, içindeki karanlık ve küçük hesapçılıkla yüzleşmektense, o karanlığı büyük, güçlü ve “başarılı” bir bedende gördüğünde onu kutsamayı seçer. Batılı romanların yasa dışına sapmış kişilikleri adaleti sağlamak için kurulu düzene zarar verirlerken; bizim coğrafyamızdan çıkanlar sistemin yeni efendisi olabilmek için birbirini ezerler. Bu da bireyin kendi kurnazlıklarını ve kendi ahlakçılığını aklama çabasıdır.
Orhan Kemal'in romanlarından fırlayan bizler bugün metropollerin plazalarında, sanal ağların troll ağlarında, sanal yankı odalarında, miting meydanlarında, kahvelerde ve sokaklarda boyut değiştirerek yaşamayı sürüyoruz.
Bu sarsılmaz sadakat, sömürüyü bir varoluş biçimi olarak içselleştirmiş bir toplum için büyük bir trajedidir; kurbanın, olan bitene karşın sorgulamadan savunmayı sürdürdüğü aslında aynadaki kendi yansımasıdır...