KASABA HÂKİMİNİN KARARI
Ankara Hukuk'ta değerli hocalarımızdan ceza muhakemesi profesörü rahmetli Prof. Dr. Eralp Özgen'in derslerde anlattığı meşhur bir hikâye vardı:
Küçük bir Anadolu kasabasında, basit bir davaya bakan sulh mahkemesi hâkimi, yetkisini tamamen aşarak taraflardan biri hakkında "idam" kararı verir. Birilerinin itiraz etmesiyle bir facianın eşiğinden dönülür.
Esasında o küçük kasabanın yeni atanmış hâkimi kendince "kanunu uygulamış" ya da "adalet dağıttığını" sanmıştır ve kendi anlayışıyla sonuçta yanlış da olsa "hukuksal(!) bir karar vermiştir.
Bir sulh ceza hakiminin görev sınırlarını fersah fersah aşıp idam kararı vermesi, hukukun temel ilkelerine o kadar aykırıdır ki, o karar doğduğu andan itibaren hiç var olmamıştır ama eğer süresinde itiraz edilmemiş olsaydı telafisi olanaksız sonuçlar doğuracaktır.
Düşünün, yetkisi olmayan bir mahkeme, görev alanını aşarak, hukukunun en temel ilkelerini çiğneyerek, Anayasal güvence altındaki bir tüzel ya da özel şahsa üstelik "hukuk" adına müdahale ediyor.
Bir de bizde bugün -adalet sisteminin istedikleri kıvama geldiğini düşünen- bir kesimde hukukun aslında siyasetin ayrılmaz bir parçası olduğunu ileri süren ve devletin işleyişini "hukuk teknokratlarının" kontrolüne bırakmak isteyen bir eğilim var. Hukuku sadece mekanik bir kurallar bütünü, hukukçuyu da makina türü bir teknokrat olarak görürseniz; bu teknokratların, günün birinde kendi dar kalıplarıyla toplumun üzerine en ağır "idam" hükümlerini gözünü kırpmadan geçirebilme tehlikesi her zaman başınızın üstünde Damokles'in kılıcı gibi durur.
Sonuçta adalet; denetimsiz, kontrolsüz, kimseye hesap vermeden yalnızca kuralları uygulamak ya da bildiğini okumak demek değildir. Adalet; bu kuralların bağımsız ve tarafsız olarak kim tarafından, hangi dayanakla, nasıl ve hangi yetkiyle uygulandığını bilmeyi; özensiz, yanlı ve hatalı davrananın da hukuksal ve cezaî sorumluluğunu gerektirir.
Adaletli günler dileğiyle...
Cem Bayındır / 2026