Kültürel Kuraklık
Savakların salınması ve suyun bol oluşu sebebiyle Keban’ın ulusal basında geniş yer kapladığı şu günlerde, ne yazık ki ilçemizde sessiz ama derin bir kültürel kuraklık yaşanmaktadır. Binlerce yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yapmış, sarp kayalıkların arasında Fırat’ın sarmaladığı bu kadim vadi, bugünlerde sessiz bir kültürel kuraklığın eşiğinde. Keban denilince akla ilk gelenlerin devasa bir baraj ve gelişen bir balıkçılık turizmi olması elbette gurur verici. Ancak bir kenti var eden sadece beton bloklar veya ticari hacim değil; o kentin ruhu, yani kültürel mirasıdır.
Maalesef bugün Keban, kültürel anlamda bir ilerleme kaydetmek yerine, hafızasını ve üretim gücünü yavaş yavaş kaybeden bir tablo çiziyor. Henüz 27 yaşında, hayatının ve enerjisinin baharında bir kardeşiniz olarak; şiir, yazı ve edebi eserler üretme gayretim, bölgedeki büyüklerimiz ve şairlerimiz tarafından ilgi ve övgüyle karşılanıyor. Bu övgüler elbette kıymetli, ancak üzerinde düşünülmesi gereken bir paradoksu da barındırıyor: Neden bu yaştaki bir gencin sanatla ilgilenmesi "olağan" bir durum değil de "şaşırtıcı" bir olay olarak görülüyor?
Sanatla uğraşmanın, üretmenin ve geleceğe kalıcı izler bırakmanın bu coğrafyada "alışılmışın dışında" kalması, aslında kültürel olarak ne kadar geriye gittiğimizin acı bir itirafıdır.
Kendi yolculuğumdan bir örnek vermek isterim; Keban’da lise eğitimimi tamamladıktan sonra sanatın farklı dallarına, saz ve keman gibi enstrümanlara ilgi duydum. Ancak iş hayatının koşuşturması bir yana, asıl zorluğu çocukluktan gelen bir temel eğitimin olmayışında yaşadım. Eğer bugün çocuklarımız ve gençlerimiz için sanatla tanışacakları bir zemin, onları teşvik edecek bir iklim yoksa, bu onların yeteneğinden değil, bizim onlara sunduğumuz imkanların kısırlığındandır. Hatırlayalım; 1986 yılında aramızdan ayrılan Nimri Dede (İsmail Dehmen), vefatının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen hala ulusal düzeyde tek markamız olarak konuşuluyor. Bugün hala Keban için kalem oynatan, yüreğini mısralara döken kıymetli şairlerimiz var fakat sayımız bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Soruyorum sizlere: Neden Keban’dan yeni bestekarlar, dünya çapında sanatçılar çıkmasın?
Potansiyelimiz mi yok? Asla. Bugün ülkemizin dört bir yanında Keban doğumlu bilim insanları, akademisyenler ve ulusal sanatçılar başarıyla hizmet veriyorsa, bu bizim toplum olarak hiçbir eksiğimizin olmadığını, aksine büyük bir cevhere sahip olduğumuzu gösterir. Gelin el ele verelim; Keban bir "Sanat Evi"ne kavuşsun.
Bir sanat evimiz olsa, bu sadece bir bina inşa etmek değil, genç zihinlerin küçük yaşlarda estetikle, müzikle ve edebiyatla harmanlanması demektir. Ancak sadece geleceği inşa etmek yetmez; geçmişimizi de uçurumun kenarından kurtarmalıyız. Unutulmaya yüz tutmuş eski kültürel oyunlarımızı yeniden canlandırmalı, sokaklarımızda o kadim neşeyi yeniden duymalıyız.
En önemlisi, hafızamız olan büyüklerimizin hikayelerini, yaşanmışlıklarını ve bu toprağın ruhunu yansıtan anlatılarını teknolojiyle kayıt altına almalıyız. Onlar sustuğunda, bir kütüphane dolusu bilgi de onlarla birlikte gitmemeli. İlçemizin bir amfi tiyatrosu, geçmişimizi sergileyecek modern bir müzesi olsa; tarihimizi sanatımızla harmanlasak kötü mü olur? Şairlerin yol üstü şiirler yazdığı, aşıkların derdini Fırat’a döktüğü bu bereketli topraklarda, geleceğin bizi sadece bir barajla değil, yetiştirdiğimiz sanatçılarla ve koruduğumuz kültürel kimliğimizle hatırlamasını sağlayamaz mıyız?
Unutmayalım ki eğitimsiz ve sanat üretmeyen toplumlar yok olmaya, çürümeye mahkumdur. Kültürel yaşamımız ilerlemedikçe, ekonomik büyümemiz sadece yarım kalmış bir başarı hikayesi olarak kalacaktır. Keban’ın sadece enerji üreten değil, ruh üreten, sanat üreten bir ilçe olması için vakit kaybetmeden harekete geçmeliyiz. Çünkü sanat üretmeyen bir toplum, geleceğe dair sözü bitmiş bir toplumdur.