Kentin Silüeti
iki dağın gölgesinde büyüdüm,
inan bizim dağlarımız da güzeldi sevgilim,
henüz yağmalanmamışken...
oysa biz, dağların alnından sızan suya
hüzünlü bir çay gibi dem katıp içerdik.
şimdi nehrin kalbine bir termostat iliştirmişler;
yaz kış aynı soğukluk, yaz kış sabit bir keder.
yine de bazen teni değişiyor hırçın fıratın,
ansızın turkuaza bürünüp gözlerini getiriyor aklıma.
seni sevmek, sevgilim;
Fırat’a pencereler açan bir evin genişliğindeydi.
kucağımda Asyam’ın uykusu,
ve seftilin kayalıklarında yankılanan o ilk gençlik yeminleri...
her taş şahitti bizim gökyüzümüze.
şimdiyse bu yabancı meydanda,
omurgama batan çiğ bir bankın ucunda oturmuşum.
keşkeler tırnaklarını geçiriyor göğsüme,
kulağımda Kolivar’ın durulmayan o hırçın Karadeniz’i,
gözlerimde coğrafyasını şaşırmış bir sıla ağrısı...
sorsalar şimdi bana;
Munzur’un kalbini alır,
Kuzey Anadolu’nun o dumanlı dağlarına düğümlerim;
tek bir nefeste, şu daralan göğsümde toplarım hepsini.
elini elime kenetleyip de yürümek vardı şimdi,
çocukluğumun o köhne caddelerinde.
sana anılarımı bir tiyatro sahnesi gibi anlatırdım...
"kentsel dönüşüm" diyorlar şimdi adına;
yüz metrekarelik o Sovyet esintisi yapılarda yaşamaya.
bağları, bahçeleri sahipsiz bıraktılar,
göçüp gidenlerin hatırası kaldı bir tek geriye.
bir görseydin sevgilim,
Tahtalı Köprü’den Darboğaz’a bakmadan karşıya,
o azgın suların üstünden nasıl geçtiğimi...
terliklerim elimde, yalın ayak,
bir akrobat edasıyla, henüz daha on iki yaşlarında.
her neyse sevgilim...
sana anlatmak için bu kenti;
önce sen, sonra o eski "ben" gerek.
yeter diyelim artık, yağmalamayın bu kenti!
dağlarımı rahat bırakın,
değiştirmeyin çocukluğumun silüetini.
ben sana buraları çok güzel anlatmıştım,
bıraksınlarda en azından öyle kalsın.
birgün gelirsen bana yalancı dememelisin