Bugun...


YAZAR : ALİ OĞUZ

facebook-paylas
YAŞAMA SIKI SARILMASINI SENDEN ÖĞRENDİK ANNE
Tarih: 16-05-2026 16:43:00 Güncelleme: 16-05-2026 16:43:00


YAŞAMA SIKI SARILMASINI SENDEN ÖĞRENDİK ANNE

Harmandar Ali, köyün en varlıklı insanıydı. Evlendikten sonra peş peşe ilki erkek, olmak üzere üç çocuğu dünyaya geldi. Bilinmiyen bir nedenden dolayı çok genç yaşta birer gün arayla kendisinin ve eşinin vefatı sonrası sekiz yaşındaki oğlu ve biri beş, diğeri bir yaşındaki kızları öksüz ve yetim kaldılar. Anne ve babalarını küçük yaşlarında kaybeden çocukların bir anda hayatları kararmıştı. Bağ, bahçe ve tarlaları, küçük ve büyük baş hayvanları, ayrıca bir iki yıl fazlasıyla yetecek hazır erzakları vardı, çocuklara yardım etmek üzere toplanan akrabalar kısa sürede evde ne barsa talan ettiler. Evde elden çıkarılacak bir şey kalmayınca çocukları boş evde kendi kendi kaderleriyle baş başa bırakarak çekip gitmişlerdi.bırakılımışlardı.

Artık onlarla kimseler ilgilenmiyordu, ölseler bile kimsenin umurunda değillerdi. Aç ve açıktaydılar. Bakımsızlıktan küçük kız fazla yaşayamadı ve vefat etti, geride kalan iki kardeş perişan bir halde yaşam mücadelesini sürdürmeye çalıştılar. Açlıklarını gidermek için her gün sabahtan dağlara çıkıp buldukları otları toplayıp yiyerek ayakta kalmaya çalışıyorlardı. Komşular, bu çocuklar kışa varmadan ölürler diye çocukların dayısına durmadan baskı yapıyorlardı. Komşuların baskılarına dayanamayan o dayıları bir gün çocukları alıp herbirini varlıklı bir ailenin yanına götürüp bırakıp döndü. Hasan ve Havve o küçücük yaşlarından başlayarak başkalarının kapısında hizmetçi olmuşlardı. Ahırlarda yatıp kalıyorlar, üstlerindeki parçalanmış giysileriyle yarı çıplak ve yalın ayak ahırların temizliği, kuzu ve gıdik çobanlığı ve gün boyu her işe koşuşturarak bir lokma ekmek için her acıya katlanmak zorunda bırıkılıyorlardı. Yılarca bu sıkıntılarla yaşama tutunarak büyüdüler. Hasan, zamanla kapısına bırakıldığı evden gördüğü baskı ve hakaretlere dayanamayarak oradan ayrılarak başka köylerede iş bulup ekmeğini kazanmaya çalıştı ve günün birinde evine döndüğünde evinin tamamen yıkıldığını, komşularının başka mahallelere göçtüklerini gördü. Günlerce çalışıp çabalayarak tek odalı bir dam evi yaparak gidip kız kardeşini alıp döndü evine. Başlarını sokacakları bir dam yapılmıştı ama bütün arazileri başkalarının elindeydi. Haftalarca uğraşıp başkaları tarafından kullanılan arazilerini toparlamaya çalıştılar. Kısa süre sonra Hasan askere alınınca Havve yapayalnız kaldı. İkinci Dünya Savaşı başaldığında Hasan askerdeydi, dört yıllık askerliğini bitirdiği halde teskere alamamıştı. Havve ağabeyi döner diye beklerken ölüm haberini alınca yıkıldı ve acılarıyla baş başa kaldı. Günlerce ağlıdı ama ağabeyini geri getirmek mümkün değildi, yaşamak için direnmek zorundaydı.

Havve, ağabeyinin vefatından bir yıl sonra dul ve bir çocuklu biriyle evlendi. Evlendiği kişinin köyde tek dikili ağacı yoktu ama olsun ellerindeki araziler onlara fazalsıyla yeterdi. Havve evlendikten sonra peş peşe dört çocuk doğurdu… Kocası vefat ettiğinde son doğurduğu ikiz çocukları yeni emeklemeye başlamışlardı. Kocasının ölümünden kısa süre sonra kocasının ilk eşinden olan oğlu kendisine destek olur diye düşünürken, çocuğun dayısının onu yönlendermesiyle evden ayrılınca dört küçük çocukla baş başa kaldı.  Önünde kendi arazilerinde çalışmaktan başka seçeneği yoktu. O da dört çocuğunu geçindirebilmek için gecesini gündüzüne katarak dur durak bilmeden çalıştı, çabaladı… Küçük ikizlerden kız olanı üç yaşında vefat ettiğinde tekrar yıkıldı. Tek odalı toprak evin altında göz yaşlarını içine gömerek geride kalanları yaşatmanın çarelerini aradı ve eskisinde daha fazla, hatta ölümüne çalışarak ayakta durabileceği kanaatine vardı. Yaşamın bundan sonra da getireceği sürprizleri göğüsleyerek ayakta kalmaya yemin etti. Ah vahlarla geçip giden zamanı ve kaybettiklerini geri getirmenin mümkün olmadığını, kalanları kaybetmemek için her çareye baş vurmaya hazırlıklı olması gerektiğini öğrenmişti hayat ona. Üste başta olmasa da geçinebilecekleri bir lokma ekmek için kimseye muhtaç olmamaya, çocuklarını muhtaç etmemeye kararlıydı o…

Kadın tek başınaysa; yaşamı zordur, taşıdığı yük ağır, bazen bedeninin taşıyamayacağı sorumlulukları üstlenmesi daha da zordur. Yarınların belirsizliğinde, geride kalanların yaşamlarını sağlayabilmek için tereddüt etmeden kara sabanın kuyruğuna yapışmıştı. Umudu topraktı, onu ekip biçtikçe çocuklarına aş sağlayacağına inanıyordu. Çift sürmeye başladığında akrabası olan komşularımızdan bu meslek hakkında yardım istediğinde onlar; “Biz her zaman senin yanında mı olacağız ki sana yardım edelim?” diyerek onu başlarından savmışlardı. O her zamanki gibi yalnızdı ve kendi çaba ve emeğiyle başarmak zorunda olduğunu biliyordu. Çalıştı, çabaladı ve sürülecek tüm tarlaları sürdü. Sıra buğday ekmeye geldiğinde aynı akrabalardan yardım istedi. “Biriniz gelip bir evlek yere buğdayı serpin ki ne kadar tohum atıldığını göreyim, öğreneyim” diye yalvardı, fakat yardıma gelen olmadı. Ekin ekmeye başlamak için öküzleri çifte koştuğunda karşı yamaçta ekin ekip, çift süren Hışko Mehmet işine ara vererek yanına gelip yaptığı işi kontrol ettikten sonra “Bacım tohumu iyi atmamışsın, bırak bir evlek yeri ben ekeyim sen bana bak, kalan bölümü sen benim ektiğim usulle ekip sürersin” dedi. O yapılacak işi gösterip gittikten sonra ekilen yeri sürerken bir yandan da ağlıyordu. “ Ey büyük Allahım akrabalarımın yaptığına bak, bir de yedi yabancı birinin yaptığı yardıma bak!” diye söyleniyordu.

Nasırlı elleri, çıplak ayakları ile gücünü zorlayarak bu işi başarıp hayata tutunmaktan başka çaresi yoktu. O yazın kavurucu sıcağına aldırmadan çalıştı, alnından süzülerek damlayan terlerine aldırış etmeden gecesini gündüzüne katarak çalışıp çabaladı, çocuklarını bir lokma ekmeğe muhtaç etmemek için mücadele etti. Onun bütün çabası var olma ve çocuklarını var etme savaşıydı. O en umulmadık anlarda bile çocuklarının umudu oldu, onlara güç verdi ve yol göstermeye çalıştı.

Kendisine çocuklarından başka yardım edecek kimsesi olmadığından, günün 24 saatinin bile işlerini bitirmeye yetmediği günleri çoktu. O çocukluk yıllarında çektiği sıkıntıların, acıların çocuklarına da yansımaması için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Bir gün öncesinden mayaladığı yoğurdu tuluğa koyarak saatlerce yayar; koyun, keçi ve ineklerini sağarak sütlerini kaynatıp yoğurt veya peynir olarak mayalar, o gün yenecek yemekleri hazırlar, hemen ev dışındaki işlere koşuştururdu. Her gün, her saat işlerini toparlamak için koşuşturuyor, çocuklarının ezilmemesi için çabalayıp duruyordu. O her gün bir önceki günden kalan yorgunluğuna aldırış etmeden Allah'ın kendisine ve çocuklarına yardımcı olmasını dileyerek işlerine başlıyordu.

Onun yaşamı boyunca kendisi ve çocuklarından başka sırlarını açacak, sıkıntılarını dindirecek, kendisine destek olacak kimsesi yoktu. Zor koşullara direnerek çocuklarını kimselere muhtaç etmeden büyütmüş, onlar aş ve ekmek sahibi olduktan sonra da arazilerinden elini eteğini çekmemişti. O son yıllarında bir asra yaklaşan koskoca ömrü, ağarmış pamuk gibi saçları, kırışmasına rağmen tertemiz elleri ve yüzündeki derin kırışıklıkları yaşamının acı izler gibiydi. Bunca yıl çalışıp didinmesi yaşamından bir değişiklik yapmamış, sadece birilerinin hayatlarını muhteşem kılma çabasından ibaretti. Peki bu kadar koşuşturmanın sonucunda kendi payına düşen neydi? Koca bir ömrün yitip gittiğini fark etmek, buna rağmen öz benliğini koruma çabası… kendi evinde kopmama çabası… gittiği yerlerde kendisine kinayeli bakışlara, acımasız eleştirilere, zorunlu sohbetlere aldırış etmeden katlanıyordu. O, kötü kaderini, ömür boyu yoksulluğunu, kimsesizliğini, çektiği acılarını, ümitsizliğini ve yaşam boyu korkularını hep içine gömerek, onurlu yaşam mücadelesi vermişti. O bir anaydı, kocası öldüğünde çocuklarının babası olmuştu, onların yol göstericisi, onları koruyan, kollayan, yönlendiren eşi bulunmaz bir şemsiyeydi. Gençlik yıllarının heba olmasına aldırmadan evlatları için yaşamayı bir yana bırakıp, tüm dünyasını yavruları üzerine kuran bir anne…

O anamızdı, o babamızdı. Anne öldüğünde geride kalan çocuklar öksüz, baba öldüğünde yetim kalır derlerdi; sen verdiğin hayat mücadelesiyle bizleri ne öksüz, ne de yetim bıraktın anacığım… Ne çok acılar, sıkıntılar, yokluklar yaşadın... Birlikte ne çok sıkıntılar çektik... Ekin biçerken, bağa, bahçeye koşuştururken kavrulduk, yandık yaz sıcaklarında; Kışın üşüdük dondurucu soğuklarda, dik duruşunla, sevginle ısıttın bizleri... Senin sayende aç kalmadık; her zaman ekmeğimiz de oldu, aşımız da… Her işe koşturdun ve bizleri koşuşturdun; çok yoruluyorduk, uykusuz kalıyorduk hep birlikte ama hayata küsmedik, gücenme dik...

Arada bir bizi azarlar, bazen hırpaladın ama biz anlardık senin çocukluğunda çektiğin acıların bize yansımaması için çırpındığını… Bize yapılacak haksızlıklar karşısında şahin olur, haksızlığın karşısına dikilir; sana yapılan haksızlığı gördüğün halde karşındakinin kalbini kırmazdın... Hiç okula gitmemiştin, okuma yazman yoktu; ama hayat mektebinin en alasını yaşayarak elde etmiştin, inan ki okuyanların çoğu seni tanıdıklarında senin karşında utanırdı anne... Bağa, bahçeye, tarlaya, ahıra; davar ve sığır nöbetlerine koşuşturduğun halde üstün başın, o yıkık dökük evlerimiz, tertemizdi sayende… Yaptığın yemeklerin lezzeti halen damaklarımızda, evimize gelip bir kez yaptığın yemeği yiyenler anlatmaktan kendilerini alamazlardı anne…

Sen ne fedakardın anne; yemezdin bize yedirmeye çalışırdın, canını dişine takarak bizi korumak için her güçlüğün karşısına dikilirdin. Sen hiç kimseden sevgi görmediğin halde bizim tüm kusurlarımızı görmemezlikten gelerek, karşılık beklemeden bizleri sonsuz bir sevgiyle sever, hatalarımızı örterek bizleri affederek bağışlardın. Soğuk kış gecelerinde kurt sürüleri evimizin çevresinde karargah kurmalarına rağmen, korkularını içine gömerek bizleri uyutmak için uydurduğun ama derslerle dolu öğüt verici hikayeler anlatırdın; karanlığı delen sözlerin yüzlerce kitap okunsa dahi elde edilemeyecek öğütlerdi anne…

Sen bize güçlü olmayı, birlik olup yaşama sıkı sarılmayı, en güç anlarımızda dahi sabretmeyi öğrettin anne… Belki çocukluğumuzu, gençliğimizi yaşayamadık ama yaşama sıkı sarılmasını bildik; çektiğin acıları, sıkıntıları gördükçe büyüyüp seni kraliçeler gibi yaşatmayı hayal ettik ama başaramadık, hatalarımızdan dolayı bizi af et anne…

Aramızdan ayrılışının onuncu yıl dönümünde seni saygı ve rahmetle anıyorum, ışıklar içinde uyu anacığım...

 

 



Bu yazı 216 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
4571 Okunma
3819 Okunma
3776 Okunma
3540 Okunma
3532 Okunma
717 Okunma
559 Okunma
507 Okunma
465 Okunma
426 Okunma
422 Okunma
410 Okunma
409 Okunma
404 Okunma
369 Okunma
367 Okunma
323 Okunma
308 Okunma
277 Okunma
258 Okunma
250 Okunma
244 Okunma
237 Okunma
227 Okunma
5590 Okunma
5027 Okunma
5009 Okunma
4814 Okunma
4800 Okunma
4571 Okunma
4543 Okunma
4473 Okunma
4166 Okunma
4132 Okunma
4066 Okunma
3819 Okunma
3776 Okunma
3721 Okunma
3709 Okunma
3572 Okunma
3540 Okunma
3532 Okunma
3470 Okunma
3191 Okunma
2632 Okunma
2472 Okunma
2267 Okunma
1301 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI