Bugun...


YAZAR : CEM BAYINDIR

facebook-paylas
Naftalinli Dil Tâlimiyle; Adâlet Nizâmının Tekâmül ve Tekmîline Dâir Mülâhaza
Tarih: 17-05-2026 15:42:00 Güncelleme: 17-05-2026 15:42:00


METİN EFENDİ’NİN TELGRAF MUHAREBESİ

 

Mevsimlerden “istibdat”, aylardan “evham” idi. Sene 1320’nin o buhranlı, sisli günleri...

Bizim Metin Efendi; Defter-i Hâkânî’nin tozlu evrak odalarından birinde, önündeki tapu senedi dağları arasında kaybolmuş, tekaütlüğüne kalan günleri kehribar tespihinin taneleri gibi çeken kendi hâlinde bir kâtipti.

Devlet-i Aliyye’ye sadık, amirine hürmetkâr, akşamları zevcesiyle mangal başında ıhlamurunu yudumlayan, suya sabuna dokunmayan o meşhur “mülâzemet” sınıfının müşahhas bir misaliydi.

Lakin devir, Yıldız Sarayı’nın gölgesinin her sokağa düştüğü; insanın suya sabuna dokunmamasının kâfi gelmediği, suyun yahut sabunun size dokunup dokunmayacağının tamamen hükûmet hafiyelerinin ve jurnalcilerin ferasetine kaldığı bir devirdi.

Bir gece yarısı, Metin Efendi’nin Kadıköy’deki mütevazı ahşap hanesinin kapısı, mülkiyet hukukunu dahî kökten sökecek bir şiddetle dövüldü. Kapıda; üzerlerinde kara paltoları, başlarında al fesleriyle, gözleri çakmak çakmak on beş zaptiye ve bir serhafiye duruyordu.

“Kâtip Metin Efendi sen misin?”

“Bendenizim evladım, hayırdır inşallah?”

“Mısır’la ne işin vardı senin, efendi?”

“Mısır mı? Efendim inanır mısınız, geçen cuma Eminönü’nden közlenmişini almıştım lakin dişim kamaştı da bir türlü yiyememiştim...”

Hafiyeler birbirine manidar bir şekilde baktı. Aralarından kıdemli olanı, elindeki kara kaplı defteri açarak, “Bırak bu masalları Metin Efendi!” dedi. “Mısır’a firar etmiş Jön Türk fesatçılarıyla, dış mihrakların kahvehane tellallarıyla şifreli muhabere eylediğin Yıldız’a jurnallendi. Çekil bakayım kenara, hanede ne kadar ‘muzır’ evrak varsa müsadere edeceğiz.”

Metin Efendi’nin zevcesi Hafize Hanım, “Efendi! Ben sana demedim mi, Mısır’daki halanın kızına telgrafla o patlıcanlı oturtma tarifi mi gönderilir, sakın gönderme diye! Demiş miydim, dememiş miydim?” diye feryat ederken, evde hummalı bir taharriyat başladı.

Evvela kitaplığa daldılar. Namık Kemal’in İntibah’ı bulundu. Hafiye, kitabın kapağını iki parmağıyla tutup sanki vebalı bir sıçan bulmuş gibi çuvala attı. “Kütüb-i memnûa, bir!” dedi. Ardından Tevfik Fikret’in bir şiir mecmuası çıktı. “Hah!” dedi öbürü, “Milleti isyana teşvikten on kürek mahkûmiyeti de buradan gelir.”

Metin Efendi, şaşkınlıktan dili lal olmuş bir hâlde olan biteni izliyordu. Asıl vahamet ise sedirin altındaki sandıktan çıktı: Bir deste eski mektup ve postadan yeni gelmiş birkaç kartpostal.

Hafiye, üzerinde çiçek resmi olan kartpostalı adeta bir el bombası tutar gibi havaya kaldırdı. “İşte mekâtîb-i fesadiyye! Yani şifreli telgraf mesajları!”

“Kuzum komutanım,” dedi Metin Efendi titreyerek, “Onlar tekaüt sandığından arkadaşların bayram tebrikleri. Bak, orada gül resmi var, öbüründe ‘Cumanız mübarek ola’ yazıyor.”

Serhafiye istihzayla gülümsedi: “Bırak, biz bu oyunlara gelmeyiz Metin Efendi. ‘Gül’ demek, ‘Gizli Uyanış Liyakati’ demek olmasın? ‘Cuma’ ise ‘Cemiyet-i Umumiye-i Muhalefet Ağı’nın kısaltması olmasın mı ha? Ve dahi bir de tebessüm resmi çizilmiş. Şevketmaab Efendimiz’in ciddiyetine muhalefet kastıyla yapmadığın ne malum?”

Bahtsız Metin Efendi’yi derdest edip mahfûzen Zaptiye Nezareti’ne götürdüler. Hasbe’l-ubûdiyye hazırlanan fezlekede; Metin Efendi’nin“halkın arasına nifak sokacak derecede kinayeli bir lisan kullanarak, pazar fiyatlarına üstü kapalı bir şekilde tarizde bulunduğu ve bu suretle Makam-ı Hilafet’in manevi şahsiyetini hâleldar etme ihtimali taşıdığı” belirtiliyordu.

Ertesi gün Bidayet Mahkemesi’ne sevk edildiğinde, Metin Efendi kendisini adeta bir mahşer yerinde buldu. Koridorlar; “gözünün üstünde kaşın var” dediği için tevkif edilenler, kahvede “hava bugün çok bulutlu” dediği için “Memalik-i Osmaniye’nin üstüne kara bulutlar çöktüğü îmasıyla isyan çıkarmak”tan yargılananlarla lebaleb doluydu. Hatta bir adam, sırf burnu büyük diye hükumeti tahkirden tevkif edilmişti.

Müddeiumumînin odasına girdiğinde, Metin Efendi’nin dosyası bir Kamus-ı Türkî kalınlığına ulaşmıştı. Bu heybetli makamdaki adam, Avrupaî gözlüklerinin üzerinden Metin Efendi’ye bakıp sordu:

“Bak Metin Efendi, nedamet gösterir, bize teşkilattaki şeriklerinin adlarını verir, itirafçı olursan hafifletici sebepten faydalanırsın. Hadi birinde hemşiren Nafia Hanım’a patlıcan tarifi yolladın diyelim. İkinci bir telgraf daha var. Mısır’daki o meşhur baklavacıyla neyin şifresini telgraflaştın?”

“Müddeiumumî hazretleri, o baklavacı değil, benim rüştiyeden arkadaşım Mehmed Emin. Tekaüt olup Kahire’ye yerleşti. Sadece Şam fıstığı fiyatlarından dertleştik.”

Müddeiumumî masaya yumruğunu vurdu: “Fıstık mı? Fıstık dediğin, Düyûn-ı Umumiye’nin kasasındaki altın ihtiyatı olmasın? ‘Fıstık bitti’ diyerek ahaliyi galeyana mı getirmek istiyorsun? Üstelik saydım da dosyada tam yüz kırk beş tane ‘Zat-ı Şahane’ye Hakaret’ evrakı açılabilecek tarzda delil var. Her birinden ikişer sene istesek, üstüne bir de elli sene kürek mahkûmiyeti eklesek... Maşallah, Nuh Aleyhisselam’ın ömrü yetmez bu cezayı yatmaya! Zaten muhakemen bitene kadar içeridesin, bir yüz sene de tedbiren tevkif edileceksin.

Bu iş seninle de bitmez. Zevcen Hafize Hanım'ın o patlıcanlı oturtma tarifindeki 'patlıcan' kelimesiyle hükûmeti nasıl tahkir ettiğini de biliyoruz. Müştereken ve müteselsilen işlediğiniz bu fiillere daha sıra gelmedi! Mamelekini müsadere de bir sonraki merhale... O oturduğun ahşap haneye, zevcenin kolundaki teneke bileziklere, hatta üstünde çay demlediğiniz o bakır mangala kadar her şeyinize Hazine-i Hassa adına el koyarım!”

Metin Efendi yutkunarak, “Ne münasebet? Kime hakaret etmişim, kimi kışkırtmışım efendim? Ben vallahi de billahi de karıncayı bile incitmem,” diyebildi.

“Ahaliyi bile galeyana getirmişsiniz! Dosyaya göre, Kadıköy pazarında gezerken sebzelere bakıp da hanımınla kendi kendinize mırıldandığınız ‘Bu ne biçim devran, bu nasıl fiyatlar?’ cümlesiyle Meclis-i Vükela’yı tezyif ettiğiniz de mahalle bekçisi tarafından jurnallenmiş.”

Metin Efendi, nihayet Kadı karşısına çıkarıldı. Kadı, yorgun ve bıkkın bir ifadeyle dosyaları karıştırıyordu. Arkada on binlerce “hakaret” dosyası daha bekliyordu; zira memlekette ağzını açan, nefes alan, hatta rüyasında burnu iri birini gören mümkünü yok adaletin pençesinden kaçamazdı...

“Metin Efendi,” dedi Kadı. “Hakkında ‘muzır neşriyat bulundurmak’, ‘casusluk’, ‘ihaleye fesat karıştırmak’, ‘şifreli muhabere eylemek’, ‘hükûmeti ve Meclis-i Vükela'yı tahkir ve tezyif etmeye teşebbüs’, ‘devletin bekasını tehlikeye atmak’ ve zincirleme olarak tam yüz kırk beş kere ‘Zat-ı Şahane’ye Hakaret’ suçlarından dava açıldı. Müddeiumumî, cem'an 300 sene hapsini, bilahare ömrün kâfi gelir de cezan infaz edilip çıkarsan Fizan'a sürgüne gönderilmeni, cemi cümlesi malvarlığına el konulmasını ve tevkifle muhakemeni talep ediyor. Ne diyorsun?”

Metin Efendi, meddah hikâyelerindeki kahramanlara has o teslimiyetçi ama sivri dilli tavırla cevap verdi:

“Kadı Hazretleri, ben Defter-i Hâkânî kâtibiyim. Anladım ki usul şudur: Eğer biri mücrim ilan edilecekse, o adam henüz cürmünü bilmese de mutlaka bir cürüm bulunur. Ben şimdi beraat etsem, mahkeme kapısından çıkarken ‘Neden hızlı yürüdün, acelen ne, hükûmeti mi devireceksin?’ diye yine enselerler. Her muhalif denilene, her garibana sudan sebeplerle yüz, iki yüz sene istenir oldu. Pekâlâ, iyisi mi siz diğer dosyalarla meşgul olun efendim; bana o 300 seneyi verin, beni Sinop Zindanı’na yollayın da kurtulayım. Dışarıda kimin hangi kelimeden nem kapıp insanı sülalesiyle Fizan’a süreceği belli değil. ‘Dilimizi yutalım’ desek, ‘Hazineye ait dili imha etmek’ten dava açarsınız. Zaten mahkeme bitene kadar ömrüm biter, bari tevkif edileyim de yerim yurdum belli olsun.”

Kadı, elindeki divit kalemi şöyle bir çevirdi. “Bak bak bak...” dedi, “Ne çok konuşuyorsun Metin Efendi. Hükûmete akıl vermek de mukavemettir, bunu da ekleyelim evraka. Eveetttt, evrakta anılı fiilleri işlediğine dair kâfi derecede delil bulunduğundan, Hacı Ekrem oğlu 1265 Kadıköyü tevellütlü Metin Efendi'nin derhâl tevkif edilmesine ve hakkında kâfi surette tevkif müzekkeresi hazırlanmasına ve Sirkeci Dersaadet Tevkifhanesine yollanmasına...”

Metin Efendi, iki zaptiye arasında zindana götürülürken koridorda bir başka “mücrim” ile tesâdüf etti. Adamın boynu büküktü. Metin Efendi, “Seni niye aldılar hemşehrim?” diye sordu.

Adam acı acı güldü: “Ben Tahtakale’de karpuz satarım. Geçen gün tezgâhta ‘Bu karpuzun kabuğu ince’ dedim diye, ‘Yıldız Sarayı’nın surlarına laf ediyor, hükûmeti tahkir ve tezyif ediyor’ diyerek enselendiler. Mutfaktaki bakır tencerelere kadar el koyup bana da 270 sene istiyorlar!”

Metin Efendi zindana adımını attığındaysa, mevkuflar arasından onu gören eski dostu Muhittin efendi seslendi: “Vay Metin Efendi! Hoş geldin! Sen de mi ‘vatan haini’ çıktın?”

Metin Efendi, rutubetli taş duvarın dibindeki şiltesine ilişti, tebessümle. “Yok yahu birader,” dedi, “Ben sadece asırların eskitemediği bir evrak hatasıyım, bizimki sehven, sehven Muhittin. Bizde iki satır jurnal ile gece vakti kapıya dayanma âdeti hiç değişmez.”

O gece Metin Efendi, zindanın hücresinde rutubet kokusunu içine çekerek huzurla uykuya daldı. Dışarıda ise on binlerce “Metin Efendi”, ertesi sabah hangi masum kelimeden derdest edilebileceğini, çoluk çocuğuna ve malına ne olacağını bilmeden uyumaya çalışıyordu.

Asırlar geçse de değişmeyecek olan tek bir hakikât vardı: O muazzam, korkutucu eyyam çarkının içinde ferman; hep nizamın idamesini sağlamak ve o nizamın karşısında yükselen her türlü farklı sedayı boğmak için yazılıyor, devirler değişse de hikâye hep aynı kalıyor, sadece mürekkep tazeleniyordu...

CEM BAYINDIR / 2020



Bu yazı 149 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HAVA DURUMU
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
4625 Okunma
4015 Okunma
3888 Okunma
3643 Okunma
3559 Okunma
759 Okunma
759 Okunma
573 Okunma
520 Okunma
467 Okunma
441 Okunma
428 Okunma
414 Okunma
413 Okunma
410 Okunma
389 Okunma
365 Okunma
279 Okunma
264 Okunma
258 Okunma
237 Okunma
234 Okunma
223 Okunma
220 Okunma
5592 Okunma
5027 Okunma
5011 Okunma
4816 Okunma
4801 Okunma
4625 Okunma
4547 Okunma
4502 Okunma
4188 Okunma
4142 Okunma
4069 Okunma
4015 Okunma
3888 Okunma
3739 Okunma
3709 Okunma
3643 Okunma
3575 Okunma
3559 Okunma
3470 Okunma
3196 Okunma
2634 Okunma
2486 Okunma
2278 Okunma
1303 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI