Bugun...


YAZAR-ŞAİR MİRAÇ DOĞAN

facebook-paylas
Gölün Altındaki Gözyaşları
Tarih: 20-05-2026 13:36:00 Güncelleme: 20-05-2026 13:36:00


Gölün Altındaki Gözyaşları

Halihazırda Keban Barajı’nın savakları açılmış, Fırat’ın coşkulu beyaz köpükleri ulusal basında bir "görsel şölen" olarak manşetleri süslerken, bu ışıltılı manzaranın ardında toplumun derin bir yarasının yeniden kanadığını fark ettim. Geçenlerde sosyal medyada, baraj gölünün yuttuğu köylerden insanlara hitaben açılmış bir başlığa denk geldim: "Hangi köylüydünüz, yorumlarda buluşalım..." Sadece bu tek cümle bile ekranın arkasından sızan koca bir sürgünün, dinmeyen bir sıla hasretinin ilanı gibiydi. Düşünsenize; atalarınızın yüzlerce yıldır ektiği, biçtiği, taşını toprağını ezberlediği topraklardan zorunlu olarak göç ettiriliyorsunuz. Kimisi anasının, babasının mezarını o suların karanlığına bırakmak zorunda kalıyor, kimisi çocukluğunu, gençlik aşklarını, ilk adımlarını...

Ve bir anda kendinizi, bambaşka bir coğrafyanın yabancısı olarak yeniden yaşama tutunmaya çalışırken buluyorsunuz. Ben bu sessiz trajedinin canlı tanıklarıyla Erzincan’da yaşadığım dönemde karşılaşmıştım. Pek çoğumuzun "Şavaklı" diye bildiği, o kadim göçebe kültürün evlatlarından biri ev sahibimdi. Elazığlı olduğumu öğrenince gözleri parlamış, "Ben de Elazığlıyım, hemşeriyiz" demişti. Köyleri Çemişgezek tarafındaymış, sular altında kaldığında henüz çok küçük olduğu için pek bir şey hatırlamıyordu. Ancak o sıralarda kanser tedavisi gören yaşlı babasının halini anlatırken gözleri dolmuştu. Babası ömrünün son günlerinde bile hep o yitik toprağının, sular altındaki o eski köyünün özlemini çekmişti. Devletin ödediği istimlak paralarıyla şehirde yeni bir hayat kurmuş, belki konforlu evlere kavuşmuşlardı ama ruhlarının bir tarafı hep o suların altında, eksik kalmıştı. Keban Barajı yapılırken boşaltılan hane sayısının 5 bin ile 5 bin 500 arasında olduğu biliniyor. O dönem yaklaşık 30 bin insanın göç ettiği gerçeği, bugünün devasa nüfusları içinde küçük bir rakam gibi görünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki, barajın su tuttuğu 1974 yılında Türkiye nüfusu henüz 40 milyon civarındaydı. Yani oransal olarak bakıldığında, ülkenin kalbinden devasa bir nüfus sökülüp koparılmıştı. Üstelik bu topraklardan göç edenler sadece insanlar değildi. Baraj gölü sahasında yürütülen acele kurtarma çalışmalarında topraktan çıkarılan kadim medeniyet mirası da darmadağın oldu. Çıkarılan eserlerin bir kısmı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne, bir kısmı Elazığ ve Diyarbakır gibi çevre müzelere dağıtılırken, kazılara katılan yabancı arkeologlar eliyle bir kısmının da yurt dışına götürüldüğü, bölge insanının hafızasında haklı bir kuşku olarak yer etti. O dönemde bu zamana o höyüklerin ne kadar büyük bir titizlikle kazıldığı ise koca bir soru işareti. Fırat, milyonlarca yıldır akan, kucağında yüzlerce medeniyeti büyüten, doğuran kutsal bir nehir. Biz o nehrin önüne set çekerken, aslında insanlığın ortak hafızasının da üzerine beton döktük. Evet, Keban, genç Cumhuriyetin en büyük enerji atılımlarından, endüstriyel gururlarından biriydi; buna şüphe yok. Ama bu kalkınma hamlesinin bir de ağır insani bedeli vardı. Lisedeyken coğrafya öğretmenimiz ilçeye yeni gelmişti ve bir derste bize Keban’dan bahsederken şaşkınlıkla, "İlk geldiğimde buradaki palmiye ağaçlarını görünce çok şaşırdım, baraj yüzünden burada adeta bir mikro Akdeniz iklimi oluşmuş" demişti. O gün bir başarı gibi anlatılan bu durum, aslında coğrafyanın fıtratına yapılan müdahalenin kanıtıydı. Fırat milyonlarca yıldır kendi yatağında özgürce akıyor. Yüzlerce medeniyet geldi, geçti; hiçbiri nehrin kalbine kilit vurmadı. Şimdi kendi vicdanımı sorguladığımda sormadan edemiyorum: Bizim hangi hakla, hangi kalkınma vaadiyle olursa olsun bu coğrafyanın dengesini bozma hakkımız vardı?

Vicdanım bu soruya çok net bir "Hayır" cevabı veriyor. Büyüklerimin, "Eskiden Fırat’ta yüzerdik, suyu sıcacıktı; içinden kocaman, insan boyunda balıklar çıkardı" dediklerine defalarca şahit oldum. Araştırdığımda, o dönem bu nehirde yaşayan 25’e yakın yerli balık türünün, suyun durağanlaşıp soğumasıyla birlikte artık bu topraklarda yaşamadığını öğrendim. Yine eskilerin, "Evlerin damlarına kadar kar yağardı" diye anlattığı o sert karasal iklimden geriye ne kaldı? Bugün artık bir iki istisnai yıl haricinde memlekete doğru dürüst kar yağdığını bile göremiyoruz. Netice itibarıyla baraj; coğrafyamızı değiştirdi, iklimimizi başkalaştırdı, insanların çocukluk anılarına, ata mezarlarına el koydu ve gelecekte bize ne getireceğini henüz tam olarak kestiremediğimiz geri dönüşü olmayan ekolojik yaralar açtı. Biz ise tüm bu yitiklerin karşılığında sadece "enerji" elde etmiş olduk. Şimdi, savaklardan dökülen o coşkulu sulara bakarken yeniden soruyorum: Sizce bu gerçekten karlı bir alışveriş mi?



Bu yazı 366 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
3392 Okunma
3293 Okunma
3233 Okunma
3214 Okunma
2865 Okunma
2582 Okunma
783 Okunma
556 Okunma
537 Okunma
516 Okunma
490 Okunma
460 Okunma
446 Okunma
416 Okunma
396 Okunma
395 Okunma
388 Okunma
344 Okunma
311 Okunma
294 Okunma
277 Okunma
258 Okunma
257 Okunma
255 Okunma
5971 Okunma
5093 Okunma
4610 Okunma
4574 Okunma
4308 Okunma
4229 Okunma
4200 Okunma
4192 Okunma
4155 Okunma
4055 Okunma
3812 Okunma
3791 Okunma
3629 Okunma
3625 Okunma
3611 Okunma
3495 Okunma
3392 Okunma
3293 Okunma
3233 Okunma
3214 Okunma
2865 Okunma
2582 Okunma
2522 Okunma
2309 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI