NAFTALİNLİ TARİHLERDEN BİR HİKÂYAT:
1906 senesi eyyam-ı şitasının soğuk İstanbul gecelerinden birinde, Direklerarası semt-i pür-melalindeki gürültülü ve ahşap bir temaşahanede, Kavuklu libasına bürünmüş, burma bıyıklarıyla nazarı dikkatleri celbeden tıfıl sanatkâr Fırat, seyran edenleri gülmekten kırıp geçirmekteydi.
Bu Fırat namlı istidatlı veled, aslen Erzincan havalisinden kopup sonradan Üsküdar canibine post sermiş bir taifeden olup, cebinde on parası dahi bulunmayan lakin dimağı bin bir türlü tuhaf hayâl ile feveran eden bir lügat canbazıydı.
Çoğu vakit meşhur "Şair-i Azam" temaşasındaki kahramanların kelamını kendi usulünce bozar, sahnede dilden dile ferman olan esatiri tebessümler yumurtlardı.
Ustası Naşit Efendi ona her daim şu nasihati eylerdi:
"Bak oğul, kelam ateşten bir gömlektir. Sahne-i temaşaya çıktığında aklına esen her sözü diline dolama, zira ahali-i dinleyicinin kulakları sağır olsa da, hafiyelerin hafızası fil gibidir vallahi."
Lakin Fırat bu nasihatlere alaycı bir tebessüm ile cevap verir, cıvanmertliğin verdiği nâr ile zerre hudut tanımazdı. Aslında Fırat'ın nazarında şu fani dünya, koca bir temaşa sahnesinden ibaretti.
Asıl gülünçlük, sahnede kavuk devirenlerin değil; sırtlarına sırmalı kaftanlar geçirip ellerine adalet tokmağı alanların sergilediği o acınası ciddiyetti. Hakikati eğip bükenler, sadece kuvveti elinde tutan cebabire taifesiydi.
O akşam en ön safta, fesinin püskülünü yana yatırmış, gözleri puhu kuşu misali fır fır dönen jurnalcilerden Köstebek Şamil onun yanında da Küçük Cemil oturmaktaydı. Şamil ve Küçük Cemil namındaki şahıslar, devletlû Sultan Abdülhamid Han hazretlerine arz edilmek üzere her gün yalan yanlış jurnaller uyduran, sözcüklerden mana devşirmede üstüne olmayan zatlardı.
Fırat, sahnede ahaliye dönüp kollarını iki yana açarak,
"Geçen gece asumanın vechine bakayım dedim, aman efendim ne göreyim! Yıldızlar birbiriyle cenge tutuşmuş. Hele o en parlak yıldıza bir haller olmuş, etrafındaki minik yıldızları yutuveriyor! Dedim ki kendi kendime, bre gafil şu yıldıza ziyadesiyle itimat etme, bir gün kayar da kafana düşer!" deyiverdi.
Akabinde de lafı mahalledeki imama bağlayıp:
"Bizim imam efendi minbere çıkınca öyle bir üflüyor ki, sanırsın cennet-i alânın kapıları açılacak. Halbuki üflediği hava, fukaranın hanesindeki mumu bile söndürmeye kifayet etmez!" diye de ilâve eyledi.
Seyirci taifesi bu tümceleri işitince kahkahalarla yerlere serilmişti lakin Köstebek Şamil'in ve Küçük Cemil'in kara kaplı İstihbarat Jurnali nam defterine bu laflar kanlı huruflarla nakşolunuyordu.
Jurnali tutan her iki zatın hafızasında her şey bir anda billurlaştı. "Yıldız" demekle yüce hakanımızın ulu ikametgahı Yıldız Sarayı'nı kastetmişti! Yıldızın kayması ise alenen bir ihtilal iması, bir isyan çağrısıydı! "İmamın üflemesi" de doğrudan doğruya dînimiz ile, ehl-i sünnet vel cemaat itikadı ile fütursuzca istihza etmekten gayrı bir şey değildi.
Ertesi sabah Fırat, hanesindeki çürük divanda uyanmayı beklerken, kapı komşusu Bakkal Rıza, soluk soluğa içeri daldı:
"Aman Fırat evladım, tâkâtin yettiğince kaç! Zaptiyeler seni fellik fellik arıyorlar, akşamki kelamından ötürü boynuna yağlı urganı geçirecekler!"
Fırat, işittiği bu kara havadis karşısında evvela bir irkildi, ardından gök gürlemesini andıran bir kahkaha patlattı.
"Yahu Rıza amca, ben ne halt işledim ki fellik fellik kaçayım? Anlattıklarım alt tarafı birkaç şaklabanlıktır. Bi-günah adam dağlara saklanmaz. Ben bizzat gidip Zaptiye Nezareti'ne ahvalimi arz edeyim. Şeriatın kestiği parmak acımaz."
Kendi ayaklarıyla mahkeme-i kübraya gitmek, Fırat'ın kaderinde işlediği en büyük eblehlikti. Mahkeme divanı, rutubet kokan, duvarlarından sular sızan loş bir kuytu halindeydi. Kürsüde oturan yaşlı Kadı Hüsrev Efendi, burnunun ucuna düşen gözlüğünün üzerinden alaycı bir bakış fırlattı. Etrafta Fırat'ın tevkifini bekleyen başta Şamil ve Cemil olmak üzere bir yığın hafiye, zaptiye ve katip, bal peteğine üşüşmüş arı misali uğulduyordu.
Fırat, titreyen dizlerini setretmeye gayret ederek ellerini önünde bağlayıp kemal-i ihtiram ile eğildi:
"Bendeniz Fırat, nam-ı öteki adıyla 'Komik-i Şehir'. Zatıalinizin adaletine itimat eyleyerek, hakkımdaki şikayeti tenvir etmek üzere kendi rızamla buraya dek geldim, efendim."
Kadı, masanın üzerindeki cıvık mürekkepli kağıdı, sanki mülevves bir mahluk tutuyormuşçasına havaya kaldırdı:
"Demek o meşhur densiz tuluatçı sensin. Yüce devletimizin kalbini, Sultan Abdülhamid Han efendimizin nurlu sarayını ve dahi mukaddesatımızı, ulu dinimizi o kirli diline dolamaktan zerre haya etmedin mi?"
Fırat'ın gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Derin bir soluk aldı:
"Aman efendim, bendeniz yalnızca bir tuluatçıyım! Benim işim hayâl satmak, hayatın sillesini yemiş dertlileri güldürmektir. Yıldız dediğim, asuman yüzünde şavkıyan cisimden, geceleri yolumuzu aydınlatan göktaşından gayrı bir şey değildir. İmam dediğim de bizim Kel Hasan temaşasındaki kurmaca bir karakterdir. Asla padişahımızdan ya da yüce dinimizden söz etmedim. Bendenizi jurnâlleyenlerin size naklettikleri baştan aşağı asılsız birer suizan, katıksız bir galat-ı rûhiyettir!'"
Kadı, bu mantıklı izahata zerre itibar etmedi. Dudaklarında beliren asabî bir tebessümle öne doğru eğildi:
'Senin bu kurduğun cümleler, baştan aşağı hıyanettir efendi! Lafı eğip bükerek, mugalata yaparak adaletin kılıcından sıyrılacağını mı sandın? Devlet-i Aliyye'nin hafiyelerinin hafızası şaşmaz, şaşmaz. Sen bu cürümlerin yanında alenen ahaliyi isyana, zındıklığa teşvik de eylemişsin."
Fırat, bu akıl almaz bühtanlar karşısında umarsız kalmıştı. Çıkar yolu yoktu, karşısındaki divar misali sağır bir Babıâli çarkıydı:
"Kadı hazretleri, istirham eylerim! Aklınızı vicdanınızın terazisine koyun! Cürüm işleyen bir adam, padişaha asi olan bir cani hiç kendi ayaklarıyla divana teslim olur mu? Vicdanım tertemiz olduğu için buradayım, adalete boynum kıldan incedir."
İhtiyar kadı, ak sakalını aheste aheste sıvazladı, gözlerini tavana dikip bir müddet tefekküre daldı ve ardından o meşhur, mantığın hudutlarını zorlayan kararını tüm meclise nida eyledi:
"Maznunun atılı cürümleri inkar eylemesine mukabil, tevil yollu hakaretlerin sabit olduğu zaptiyelerce vesikalanmıştı. Dahası, sanığın divana kendi rızasıyla teşrif etmesi, nihai derecede kurnazca, şeytanî bir tertiptir! İçindeki cürüm hissiyatını setretmek için adalete teslim olmuş numarası yapan bu şahsın, kaçma şüphesi uyandırdığı gün gibi aşikardır. Bu kuvvetli şüphe ile derhal tevkifine ve yeraltı zindanına atılmasına hükmedilmiştir!"
Fırat, işittiği bu mantık dışı hüküm karşısında donakaldı:
"Ama efendim... İnsaf ediniz! Kaçacak adam buraya gelir mi! Teslim olur mu? Beni kaçma şüphesiyle nasıl tevkif edersiniz? Bu tümüyle gayri hukukidir!"
Kadı, elindeki abanoz tokmağı masaya şiddetle indirdi.
"Tam da bu saikle! Kendi ayağıyla gelen adamın sağı solu belli olmaz, ya da başka bir oyun peşindedir! Zaptiyeler, ne duruyorsunuz, derdest edin şu soytarıyı!"
Süngülü zaptiyeler, çaresiz genci yaka paça taşraya sürüklerken, Fırat mahkeme salonunun ağır ahşap kapısından son bir kez dönüp boynunu bükerek mırıldandı:
"Hey gidi yalancı hayat... Benim sahnede tahtalara basarak anlattığım uydurma masallar, sizin şu koca binalarda kurduğunuz adaletin yanından bile geçemezmiş."
Zindanın divarları, daha evvel oraya düşmüş binlerce kader kurbanı bedbahtın tırnaklarıyla kazıdığı tuhaf nakışlarla doluydu. Fırat, bu rutubetli, zifiri kuytu içerisinde kendine samandan bir döşek eyledi. Geceleri, parmaklıklar ardından sızan mehtaba bakıp, o canından çok sevdiği Direklerarası sahnesini hatırlardı. Kendi kendine mırıldanarak, sahnede asla dillendiremeyeceği o memnu sözleri, şimdi kendisini temaşa eden irikıyım lağım farelerine karşı icra ediyordu. Fareler; çok daha insaflı ve hâlden anlar birer seyirci idiler.
Ve o kara günden sonra genç sanatkar Fırat, adaletin o kör ve sağır işleyişi yüzünden yıllarını dört divar arasında, nemli taşların üzerinde rutubet soluyarak, farelerle Tuluat Oyunu oynayarak geçirmek mecburiyetinde kaldı.
Diğer mahkûmlar, onun anlattığı bu saçma sapan tevkif öyküsüne sabahlara dek katıla katıla gülerler, hayatın aslında kocaman ironik bir sahne olduğunu acı bir şekilde öğrenirlerdi. Zira öyle karanlık devirler olurdu ki; ağızdan çıkan masum bir sözün karaltısı, urgan geçirilecek boyunlardan çok daha ağır basar; adaletin ulu terazisiyse sadece ve sadece jurnalci Şamillerin, Küçük Cemillerin iki dudağı arasından dökülecek iki kelama bakardı...
Cem Bayındır / 2026