Bugun...


YAZAR : CEM BAYINDIR

facebook-paylas
"1789'DAN 2026'YA"
Tarih: 08-02-2026 14:29:00 Güncelleme: 08-02-2026 14:29:00


"1789'DAN  2026'YA"

Anadolu, uygarlıkların beşiği olduğu denli, ne yazık ki acıların da kucağıdır. Bu eski coğrafyanın altı, binlerce yıldır devinim içindeki levhaların, fayların ve yeryüzünü biçimlendiren dev enerjinin soğuk gerçeğini saklar. Ancak görünen o ki, toprağın belleği ne denli güçlüyse, üzerindeki insanın belleği de o denli zayıf olduğudur.

Tarihsel belgeler için de rastladığımız “Hareket-i Arz-ı Becanib-i Anadolu” (1789) yıkımı da yalnızca geçmişte kalmış bir acı değil, bugün de ders almadığımız bir “gelecek uyarısı”dır.

Tarihin değil kayıtsızlığın tekerrürü

Osmanlı vakanüvislerinden Taylesanizade Hafız Abdullah Efendi’nin “İstanbul’un Uzun Dört Yılı” yapıtında aktardığı tüyleri diken diken eden cinsten satırlar, 1789 yılının bir Ramazan gecesinde, Palu merkezli yaşanan o büyük kıyameti anlatır... Harput, Mazgirt, Çemişgezek, Peri ve Keban’ın yerle bir olduğu, camilerin cemaatin üzerine çöktüğü, yerin yarılarak köyleri yuttuğu o korkunç an, dünyanın en tanınmış ansiklopedisi Encyclopedia Britannica’ya göre 51.000, Osmanlı kayıtlarına göre on binlerce can yitimi. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; yok olan aileler, silinen soylar ve toprağa gömülen bir tarihin de kayıtlarıdır.

Peri’deki Ulu Cami’de teravih namazı kılanların tamamının enkaz altında ölmesi, Erzincan 1939 depremindeki yıkımı ya da 1999 Marmara depremindeki umarsızlığı anımsatmıyor mu? Yüzyıllar değişiyor, teknoloji gelişiyor ama Anadolu insanının “yıkılanın altında kalma” yazgısı hiç değişmiyor. Çünkü değişmeyen tek şey, doğaya meydan okuyan cehaletimiz.

“Herkes Kendi Bevlü’süne Ağlar”

Memleketim Keban’ın acı tarihinde de maden ocaklarında can veren işçilerin öyküsü, depremin sınıfsal ve insansal boyutunu da gözler önüne serer. Yerin metrelerce altında ekmek parası için kazma sallarken depreme yakalanan, aralarında “Bevlü” (Bavli, Pavlo) adlı Rum işçilerin de bulunduğu o insanların dramı, bugün bile bir deyimle yaşamaktadır: “Herkes kendi Bevlü’süne ağlar.”

Bu deyim, ateşin düştüğü yeri yaktığının en arı anlatımıdır. Ancak toplumsal bellek, bu bireysel acıları toplumsal bir bilince dönüştüremediği sürece, yeni “Bevlü”lere ağıt yakmaya mahkûm kalırız. O dönem maden üretiminin yıllarca durması, ekonominin çökmesi; bugün sanayi bölgelerine kurulan dayanıksız yapıların yaratacağı ekonomik enkazın da bir uyarısı olarak algılanmalıdır.

Elâzığ’ın merkezi olmasa da çevresi, Doğu Anadolu Fay Hattı gibi “uyumayan bir canavar”ın sırtındadır. Durum böyleyken, Elazığ’da 10-15, hatta 20, 28 katlı binaların yükselmesi, ilçelerin estetikten yoksun beton yığınlarına teslim edilmesi, intihardan ayırtsızdır. Üstelik bu kıyımın, devlet eliyle (TOKİ) başlatılmış olması, bu kayıtsızlığın boyutunu katlamaktadır.

Prof. Dr. Naci Görür, Prof. Dr. Namık Çağatay, Prof. Dr. Haluk Eyidoğan gibi, ömrünü bu toprağın jeolojik yapısını anlamaya adamış bilim insanları, adeta birer “felaket tellalı” muamelesi görüp dışlanırken; rant hırsı, bilimin sesini bastırmaktadır. Ovalara imar izni vermek, fay hatlarını “meclis kararlarıyla” yok saymaya çalışmak, verimli tarım arazilerini betona boğmak; doğaya karşı kazanılması olanaksız bir savaşa girmektir. Japonya örneğinde gördüğümüz gibi, doğa ile savaşılmaz; ancak onunla uyum içinde yaşanır.

Keban Barajı yapılırken Avrupalıların inşa ettiği yatay, doğayla uyumlu lojmanlar veya Kemaliye’nin o zarif mimarisi dururken; çok katlı, komşuluk kültürünü öldüren, insanı topraktan koparan dikey tabutluklara yönelmek, kültürel bir yozlaşmanın da belirtisidir.

Sonuç: “Ma’âzallâhi te’âlâ” Demeden Önce...

Deprem, engellenemez bir doğa olayıdır. Yerin altındaki magma soğumadıkça, levhalar durmadıkça depremler olacaktır. Ancak “afet”, depremin kendisinden çok, insanoğlunun önlem almamasındandır, tedbirsizliğindendir. 1789’da “Ma’âzallâhi te’âlâ” (Allah korusun) diyerek dua eden ecdadın çaresizliğini anlamak olasıdır; ama 21. yüzyılda bilimin, mühendisliğin ve jeolojinin verileri ortadayken yalnızca “Allah korusun” diyerek sorumluluktan kaçmak, inanca değil, akla da uygun düşmez.

Siyasal kaygıların insan yaşamının önüne geçmediği, belediye meclis kararlarının fay hatlarını değil, bilimsel gerçekleri kaynak aldığı bir yönetim anlayışına gereksinimimiz her zamankinden daha çok. Yoksa, tarih kitapları gelecekte bizi, “Bile bile ölüme giden, toprağın uyarısını duymayan sağırlar toplumu” olarak yazabilir.

Artık hepimizin bunu anlaması gerekiyor; artık hiç gecikmeden her alanda akla, bilime ve vicdana dönme zamanımız gelmiştir.

Akıl, bilim ve sorgulamadan hiç ayrılmamak kaydıyla bir daha böyle günler olmasın, hepimizi “Allah korusun” …

 



Bu yazı 2612 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
5945 Okunma
4096 Okunma
3513 Okunma
3435 Okunma
3044 Okunma
2029 Okunma
1552 Okunma
1291 Okunma
1065 Okunma
622 Okunma
458 Okunma
443 Okunma
417 Okunma
391 Okunma
387 Okunma
352 Okunma
327 Okunma
326 Okunma
322 Okunma
315 Okunma
305 Okunma
303 Okunma
293 Okunma
290 Okunma
5945 Okunma
5617 Okunma
5084 Okunma
4858 Okunma
4580 Okunma
4545 Okunma
4280 Okunma
4204 Okunma
4168 Okunma
4130 Okunma
4096 Okunma
4027 Okunma
3781 Okunma
3774 Okunma
3608 Okunma
3601 Okunma
3513 Okunma
3435 Okunma
3044 Okunma
2504 Okunma
2295 Okunma
2029 Okunma
1552 Okunma
1339 Okunma
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI